31 Ekim, 2020

Haber bülteni sona ermiş, Kırşehirli mahalli sanatçı

Muharrem Ertaş, bozlağını söylemeye başlamıştı.

“Amanın da kalktı göç eyledi Avşar illeriii…”

Ömür, babasının tam karşısında, kapıya yakın duran

kanepeye ilişti.

“Duydun mu baba? Solcu Müslümanlarla sağcı Hıristiyanlar

çatışmışlar.

“Ne? Ne zaman olmuş bu?”

“Ne bileyim. Az önce radyodan duydum, Beyrut’ta olmuş,

haberlerde verdi. Durum iyi değilmiş.”

Babası, bir süre düşündü. Başını kaşıdı, sağa sola bakınıp

şakaklarında avuçlarını dolaştırdı. Kafasında yerinden

oynamış, dağınık duran bir şeylerin yerlerini bulmak, düzeltmek

istercesine bir tavır içindeydi.

Oğluna baktığında delikanlının yüzündeki alaycı ifadeyi

yakalaması zor olmadı. Yavaş yavaş yanakları kızardı. Bakışları

keskinleşti, elleri titredi, gözlerinden alevler saçılmaya

başladı.

“Ulan it! Solcunun Müslüman’ı mı olurmuş?” diye bağırarak

yerinden fırladı.

Bu sırada Ömür, kendini dışarıya atmıştı bile. Arkasından

eline geçirebildiği birkaç terliği fırlatıp küfretti. Ömür

bilerek ve isteyerek ilk defa gönlünce kızdırmıştı babasını.

Etrafta solcuların ateist, kâfir, dinsiz imansız olduğunu

söyleyip duran bir sürü insan vardı. Son dönemlerde babası

da katılmıştı bu kervana. Böyle bir değerlendirmeyi

hem kendisi yapar, hem de başkalarına bu konuda destek

vermekten çekinmezdi. Yerli yersiz Türk büyüklerinden örnekler

verirdi. Güya, solcuların başının yılanbaşı gibi ezilmesi

gerektiğini söylemiştir bu vatanı bize emanet edenler.

İşte bu söylemler babası ile Ömür’ün arasını iyice açmaya

başlamış, içten içe ona kin duymasına yol açmıştı. Şimdi

radyoda duyduğu bu haber sayesinde ondan öcünü, ummadığı

bir zamanda almıştı. Babasının hiddetindeki taşkınlığa

bakılırsa almaya da devam edecekti.

“Babaaa!” diye bağırdı harman yerinden. “Solcu Müslümanlarla

sağcı Hıristiyanlar çatıştı, hem de kan gövdeyi götürüyormuş.

Bunu ben mi söylüyorum? Aha işte o yatağına

kadar soktuğun antikan söylüyor. Üç gündür haberlerde

veriyorlar. Solcu Müslümanlar ve sağcı Hıristiyanlar çatışıyor

baba. Müslüman olanlar solcular heh heee.”

Adam, kapının eşiğine dikilmiş gözünü alan güneşe elini

siper etmişti. Aradaki mesafeyi kapatabileceğine kanaat

getirse bir koşuda Ömür’ü yakalayıp, bir güzel pataklamayı

düşündüğü kesindi. “Yine de denemeye değer,” diye geçirdi

içinden, ama ayağına giyecek pratik bir şey ilişmedi gözüne.

Nefes alırken göğüs kafesi zorlanıyor, omzu inip inip

çıkıyordu.

Oğlunun bu beklenmedik çıkışına çok kızmış, cüretine

de bir o kadar şaşırmıştı. Sesini olduğundan birkaç perde

daha yükselterek, “Ulan çatışsalar ne olur, solcular galip mi

gelir sanıyorsun? Solcu kim ki Müslüman’a galip gelsin?”

diye bağırdı.

“Buradakiler hem solcu hem de Müslüman baba. Sağcı

Hıristiyanlarla çatışıyorlar. Çatışma Beyrut’un iç kesimlerine

de sıçramış.”

Genç adam, solcu Müslümanlar ibaresi üzerinde ses

tonlamasıyla özellikle vurgu yapıyordu. Bu ise babasını iyice

çileden çıkarıyor daha da saldırganlaştırıyordu.

Durum delikanlının tam istediği şekle gelmişti. Neden

böyle yaptığını biliyordu. Fikirlerini önemsemeyen, bir

türlü büyüdüğünü kabullenmeyen, yaptıklarını küçümseyen

bir adamdan öç almanın ilk defa bir yolunu bulmuştu.

Babası onun ve onun gibi düşünen arkadaşlarının inançsız

insanlar olarak yetişeceğini söylüyordu. Hepsi yurt sevgisinden

yoksundular, ülkeyi ona buna peşkeş çekecek kadrolar

böyle yetişiyordu.

Delikanlı, babasına ilk çıkışını bu şekilde yapmıştı. Onu

kızdırıp öç alarak tepkisini bir zafere dönüştürdüğünü

düşünüyordu. Solcu Müslümanlar ve sağcı Hıristiyanlar,

güzel fikirdi, üstelik radyo söylüyordu hepsini. Kocaman

adam olmuş liseye bile başlamıştı. Memleket meseleleri

üzerinde söz sahibi olması ve fikir yürütmesi kadar normal

bir şey olamazdı. O zaman babasına ne oluyordu. “Her fırsatta

yerli yersiz kendisini azarlayan bu adama karşı daha

donanımlı olmalı,” diye düşündü. Hem sözünü dinletmeli

hem de söyleyecek sözü olmalıydı.

Dernek merkezine doğru ilerlerken kafasında hep, daha donanımlı olma, düşüncesi vardı. Kapı ziline heyecanla

bastı, içerden ne zilin sesini ne de başka bir sesi duyabildi.

Orta parmağını boğumundan kırıp kapıyı birkaç kez

tıkladı. Bir süre daha bekledi, önce ayak sesleri ve ardından

anahtar şıngırtısı duyuldu.

Uzun boylu saçlarından göz kirpiklerine kadar sarılar

bulaşmış pullu yüzlü bir adam kapıyı açtı. Ömür’ü içeri

davet edip kimi aradığını ve neden geldiğini sordu.  Ömür neden

geldiğini ve ne yapmak istediğini bir çırpıda anlattı adama.

Sonra, “Eylemsizlik istemiyorum. Ülkenin bir an önce

devrimi gerçekleştirip yoluna devam edebilmesi için çalışmak

ve bu mücadelenin emektarı, devrimi gerçekleştirecek

kadronun bir parçası olmak istiyorum,” dedi. Tam olarak

böyle söyledi ve ilave etti, “Bunun için buradayım.” Muhatabı

oldukça hoşlanmıştı bu söylediklerinden.

“Aferin lan! Aferin sana. Çok yakında örgütümüzün

eylemleri sırasında sana ihtiyacı olacaktır. Ama teoride

biraz yol kat etmeli, kendini bu anlamda iyi yetiştirmelisin.

Fraksiyonumuzun meseleye bakış açısı diğerlerinden

oldukça farklıdır. Devrimci hareket ancak bizim söylediğimiz

metotları kullanarak başarıya ulaşabilir. Yayınlarımızı

ve haftalık çıkardığımız bültenleri iyi takip et!” dedi. Kısa

bir sessizlikten sonra devam etti. “Orhan Hançerlioğlu’nu

okudun mu sen hiç? Bak orada felsefe sözlüğü duruyor,

önce temel bilgileri öğrenmelisin. Kitaplar orada. İstediğini

al oku. Sonra geri getir, başka yoldaşlar da faydalansınlar.

Okumaya hemen başla, bir devrim insanının zamanı

oldukça kıymetlidir,” dedi.

Ömür, masanın üzerindeki altı yedi kitap arasından

kendine iki kitap seçti. Kısa sürede geri getiresiye söz verip

oradan ayrıldı. Adam arkasından, “Her hafta sonu toplantılarımız

vardır, katılmayı ihmal etme!” diye seslendi.

“Bir devrim insanının vakti oldukça kıymetlidir. Bir

devrim insanının vakti oldukça…” Bunu tekrarlayarak ana

caddeyi geçip kalabalığa karıştı.

Sonraları, örgütün okul temsilciliği için birbirine üstünlük

kurmaya çalışan eli kitaplı birkaç yoldaşıyla itişip

durdular. Yedi sekiz arkadaşının arasından sıyrılıp fraksiyonunun

okul temsilcisi oldu. Kıskananları da sevenleri de çoğaldı

Ömür’ün. Günler çabuk geçiyor, heyecan ve tempo artarak

devam ediyordu. Devrimci hareket içinde her geçen

gün daha fazla sözü dinlenilir, fikri sorulur hale gelmişti.

Okulda ve sokaklarda eylemlere katılıyor, yoldaşların ölüm

yıldönümlerinde anma törenleri düzenliyorlardı. Anma

törenlerinde en başarılı konuşmaları artık o yapıyordu.

Ömür gelmedikçe, kimse bu konuşmaları yapmaya cesaret

edemez olmuştu.

Kavga sürüp gidiyordu. Ömür, öğrenci hareketi içinde

etkinliğini durmadan artırıyordu. Kendisini yaklaştığını

düşündüğü halk devrimine hazırlıyordu. Babasına, artık

solcu Müslümanlardan ve sağcı Hıristiyanlardan söz etmiyordu.

Ona devrimi anlatıyor, kurguladıkları düzenden

söz ediyor ve bir halk ihtilâlının kaçınılmaz göründüğünü

söylüyordu. Babasının da Ömür’e karşı verdiği tepki yumuşamıştı.

Artık onu daha özenli dinliyor eskisi gibi bağırıp

çağırmıyor, ama bildiklerinden de asla vazgeçmiyordu.

Dokuz kişi yaşadıkları o küçük evdeydiler. Babası durmadan

radyoyu karıştırıyor, istasyonlar arasında gidip geliyordu.

Haber saatini duyunca sessiz olmaları için bütün

çocukları uyarıyordu. Yine gonk vurdu, spiker haberlere geçti.

“Bu gün Hacettepe üniversitesinde meydana gelen olaylarda,”

diye başlayan ve yurt çapına yayılan bir sürü öğrenci

olayı duyuruldu.

Hava durumundan sonra haber bülteninin sona erdiğini

bildiren gonk çaldı. Babasına dönüp, “Sosyal adaletin

sağlandığı, herkesin eşit haklara sahip olduğu ve hakça bölüşümün

var olduğu bir düzen istiyorlar, bunun kime ne

zararı olur, anlamıyorum?” dedi.

Babası kızıyor ama belli etmemeye çalışıyordu. Dayanamadığı

zamanlarda ise kötü şeyler öğrendiği gerekçesiyle

onu okuldan geri almakla tehdit ediyordu. Genç adam yine

de:

“Devrim çok yakın baba, bak çoluk çocuk gece gündüz

çalışıyoruz,” dediğinde;

“İşte şunu bileydin, çoluk çocuksunuz hepiniz, içinizde

aklı başında tek adam bile yok, olsa şaşardım zaten!” dedi.

“Biz değil baba, halk yapacak devrimi, yani sizler yapacaksınız.

Biz sadece harekete bir dinamizm, yeni bir ivme

kazandıracak işi kolaylaştıracağız,” dedi.

Babası, sözü uzatmamak için sustu ve bir daha hiç konuşmadı,

düşünceleri arasında kaybolup gitti.

Radyoları hiç susmazdı. Oturdukları ev geleneksel mimariye

uygun olarak yapılmış ahşap ve taş dolgu olarak

inşa edilmiş küçük bir yapıydı. Biraz sıkışık yaşıyorlardı,

ama bundan kimse şikâyetçi değildi. Oda duvarları sesi iyi

geçirirdi. Bu yüzden babalarıyla birlikte uyuyuncaya kadar

radyo dinlemek hepsinde vazgeçilmez bir alışkanlık haline

gelmişti.

Grundig marka, istasyon aramaları ışıklı, kocaman bir

radyoları vardı. Sonlanan her yayının ardından babasının

yeni istasyon aramalarına tanıklık ederler, yayın yapan

yeni bir yer bulunduğunda sevinçten uçarlardı. Radyo tiyatrosunu

dinler, ocak başı ve tarla dönüşü programlarını

hiç kaçırmazlardı. Hele yurttan sesler korosunu iple çekerlerdi.

İşte böyle bir gecenin Eylül sabahında babası içeriden

seslendi.

“Ömür bak, ihtilal diyordun, işte oldu,” dedi.

Sevinçle yataktan fırladı Ömür. Heyecanla babasının

yattığı odaya daldı.

“Demedim mi baba yakındır diye, bak söylediğim çıktı,”

diye haykırdı.

“Haklısın,” dedi babası. “Ben o kadarını tahmin edememiştim,

hakikaten yakınmış, ama sizinkilerin ihtilali değil

bu, asker yaptı. Askerler yönetime el koydu bu gece!” dedi.

Ömür’ün yüzünde müthiş bir şaşkınlık ifadesi ve endişe

belirmiş, içindeki coşku kaybolmuştu. Birkaç saniye içinde

gözleri canlılığını kaybetmiş bakışları ışığını yitirmişti. Babasına

dönüp kısık bir ses tonu ile sordu.

“Ne demek şimdi bu, anlayamadım?”

“Birkaç gün içinde hepiniz anlarsınız, aklın varsa bir

battaniye al ve kaç dağlara.”

Ömür, başını pencereden dışarıya döndürüp dağlara

doğru bakındı. Sonra babasına çevirdi bakışlarını. Babasının

sesinde ağır bir tehdit sezinlemiş, yüzünde ise acıma

duygusu yakalamıştı. Şaka yapmadığını, durumun sandığından

da ciddi olduğunu anlamış, aklı allak bullak olmuştu.

“Kaç!” demişti. Demek ki en başından beri oğlunun ve

yol arkadaşlarının özgürlük ve eşitlik taleplerini bir suç

olarak görüyor, her birini potansiyel suçlu olarak değerlendiriyordu.

Bu çok tehlikeliydi, gerçekte ne yapması gerektiğini

bilmeksizin kapı ile şömine arasında birkaç kez gidip

geldi.

“Birazdan gelirler,” dedi babası. “Çabuk şu kitaplarını

toparla ve bu evden götür. Sayende hepimizi hapse atacaklar!”

“O kadar da değil,” dedi Ömür.

“Ulan! Hapislerde çürümek istemiyorsan, al kitaplarını

da kaybol işte, bu işin o kadarı bu kadarı yok artık!”

Radyoda kahramanlık türküleri ve marşlar çalıyordu.

Gonk vurdu yayın kesildi.

“Sayın dinleyicilerimiz, Türk Silahlı Kuvvetleri bu gece

yönetime el koymuştur, parlamento feshedildi. Bütün yurtta

yeni bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Vatandaşlarımızın

Milli Güvenlik Konseyi kararlarına titizlikle

uymaları gerekmektedir.”

Tam bir şaşkınlık içinde ve ağlamaklıydı Ömür. Demek

artık sokağa da çıkamayacaklardı. Çok temel ihtiyaçlara

bile kısıt getirilmeye başlanmıştı. Hakikaten bu işin şakası

yoktu. İnsan doğasına aykırı bir sürü emir ve yasak arka

arkaya sıralanıp durdu. İşittikleri iyi şeyler değildi, hemen

odasına geçti ve kendi elleriyle yaptığı kitaplığın kapaklarını

her iki yana açtı.

Yılmaz Güney’in Salpa’sını, Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe

Sözlüğü’nü ve Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’ni

alıp bir koliye yerleştirdi. Bunlar en çok okuduğu başucu

kitaplarıydı. Sonra ne olur ne olmaz, diye ders kitapları dahil

bütün kitapları aynı koliye yerleştirip bir çuvala doldurdu.

Kitaplığı boş bulurlarsa daha çok şüpheleneceklerini

düşünüp seçtiği birkaç kitabı geri koydu. Kalanları sırtlanıp,

serendere taşıdı. Babası giyotin mutfak penceresinin

kanadını yukarı kaldırıp seslendi.

“Nereye? Oraya bakmayacaklarını mı sanıyorsun? Onları

al ve bulamayacakları bir yere götür!” dedi.

Aklına arkadaşı, komşusunun oğlu Serhat geldi. Çuvalı

sırtlayıp onların evine yollandı. Serhatgilin kapıya geldiğinde

ortalıkta kimseler yoktu. Merdiveni tırmanıp kapıyı

tıkladı. Serhat’ın ablası açtı kapıyı. Severdi Ömür’ü. Dikkatlice

Ömür’ün yüzüne bakıp, “İhtilal oldu bu gece,” dedi.

Sesi hüzünlü, bakışları karanlıktı.

“Evet, ihtilal oldu, Serhat nerede?”

“İçeride kitaplarını topluyor, hadi gir,” dedi.

Sırtındaki çuvalını giriş sahanlığına indirip içeri geçti.

Birisi küçük, iki çuval kitap hazırlamıştı Serhat. Odaya yaydığı

kitapları dikkatle inceliyor, ön ve arka kapak sayfalarına

göz atıp habire ayırıyordu. Yüzüne bakmadan konuştu

Serhat.

“Sen ne yaptın kitaplarını Ömür?” dedi.

“Hepsini getirdim, dışarıda duruyorlar. Ne yapacağız

bunları Serhat? Sanki yapacak başka iş kalmadı, sıranın kitaplara

gelmiş olması ne kötü.”

“Ne sırası oğlum, kitaplardan başlamışlar zaten, ilçede

bir sürü eve baskın yapmışlar, ilk yöneldikleri yer kitaplıklarmış,

özellikle solcu yazarların kitaplarına rastladıkları

evleri didik didik arıyorlarmış. Hele bir toparlayalım şunları

gerisini sonra düşünürüz. Lafa tutma şimdi de yardım

et, birazdan gelirler.”

Yirmi dakika sonra neredeyse kitapların tamamını çuvallamışlardı.

Geriye dini kitaplar ve ders kitapları kalmıştı.

Serhat’ın babası Mustafa Amca, ikisine de kitapları kuytu bir yerde

yakmalarını öğütledi. İki büyük çuval, bir

de küçük torba dolusu kitapla evden ayrıldılar. Biraz yürüdükten

sonra bir araba gürültüsü duydular. Serhat “Askerlerdir,

yoldan gitmemeliyiz bu tehlikeli olabilir!” diye

uyardı arkadaşını.

Ağaçların henüz yaprakları dökülmemişti. Daha fındık

bahçeleri yemyeşildi ama tabiat sonbaharı kucaklamaya

hazırlanıyordu. İki arkadaş yoldan ayrılıp dikenli telleri aştılar,

kayboldular yeşilliklerin ve korkularının içinde.

Belli ki iş çok ciddiydi. Babalarına kalırsa herkesi alıp

bir güzel sorgulayacaklar ve… sonrası meçhuldü. Belirsizlik

yoruyordu ikisini de. Bundan sonra neler yaşayabileceklerini,

başlarına nelerin gelebileceğini tahmin etmekten

oldukça uzaktılar. Bu gördükleri ilk askeri müdahale olacaktı.

Aileleri dahil herkes onlara potansiyel suçlu gözüyle

bakıyordu. Koca mahallede bir tek Serhat’ın ablası sevip

destekliyordu ikisini de. Suçluydular, hem de hiçbir suçu

olmaksızın suçluydular.

Uzun süre ağaçların arasında oturup beklediler. Sürüp

giden sessizliği bozmaya ikisi de cesaret edemiyordu. Oluşan hava

korkutucu ve tedirgin ediciydi. Artık kafalarından geçirdikleri

hiçbir düşünce korkularını yatıştırmıyordu.

Serhat:

“Yakalım artık,” dedi.

Ömür:

“Hayır, dumandan yerimizi bulabilirler, akşamı bekleyeceğiz,

sorgulanıp tutuklanmak istemiyorum. İşkence bile

ediyorlarmış insana,” dedi. Sonra yeniden sessizliğe gömüldü

her yan.

Zaman bir türlü geçmek bilmiyor, vakit akşam olmuyordu.

İlk konuşan Ömür oldu.

“Açlıktan öleceğiz.”

Serhat:

“Evet, ben de çok acıktım,” dedi.

Yoldan gitmeksizin, kimseye görünmeden Serhat’ın eve

gitmesine ve yiyecek bir şeyler getirmesine karar verdiler.

O gittikten sonra daha çok korkmaya başladı Ömür. Fındık

dallarına konan kuşların çıtırtıları ve rüzgârda salınan

bir yaprağın hışırtısı ya da yere düşen kuru bir dal parçası,

her şey, ama her şey onu tedirgin etmeye başlamıştı. Tam

bir panik havası içindeydi. Bir saat ya olmuş ya olmamıştı,

yol boyunca sesler yaklaşıyordu. Dikkatlice dinledi,

biri Serhat’tı, diğerini tanıyamadı. Çuvallardan uzaklaşıp

saklandı. Gelenlerin arkadaşı Serhat ve Hacı Kadir Dayı

olduğunu görünce rahatladı. Gizlendiği yerden çıkıp yanlarına

geldi. Ortada bir çıkın, kazma ve kürek duruyordu.

Serhat’a, “Neden yolu kullandığını onları bir gören olup

olmadığını?” sordu.

“Hayır, kimse görmedi ama görse de bir şey olmaz, biz

bir suç işlemedik ki korkalım. Bak, Kadir Dayım da öyle

söylüyor,” dedi.

Kadir Dayı, aksakallı, nur yüzlü bir ihtiyardı. Gerekmedikçe

konuşmazdı. Mahallede oldukça sevilir ve kendisine

ileri derecede saygı gösterilirdi. Sessizce oturuyor, sanki

kafasında bir şeyleri çözmeye çalışıyordu.

Bir süre sonra, “Çocuklar korkmayın, korkmayın ama

tedbiri de elden bırakmamak lazım. Şimdi şu kitap konusunu

halletmeliyiz.” dedi.

“Yakacağız onları, Mustafa Amca öyle söyledi,” dedi Ömür.

İhtiyarın yüzündeki ifade birden değişti. Kaşları çatıldı.

“Yok, olmaz çocuklar!” dedi. “Allahın kitabındaki ilk

ayet bile oku emri ile başlarken böyle bir şeyi nasıl yaparsınız.

Kitap yakılmaz, içinde ne yazarsa yazsın, yakılmaz. İyi

bir fikir değil bu söylediğiniz. O yüzden kitapları yakmayacaksınız.

Kitapları yakanlar, buna cüret edenler gün gelir

insanları da yakarlar. Onları en iyisi şu kazma ve küreği

kullanarak gömmek. Zamanı gelince tekrar çıkarırsınız.”

Galiba en iyi çözüm buydu. Önce Serhat’ın getirdiği çıkını

açıp karınlarını doyurdular. Üç saatten fazla bir zaman

kâh kazmayla kâh kürekle çalışıp gömdüler kitapları. Alınlarında

ter yüreklerinde hüzün vardı.

Hacı Kadir Dayı, yüksek sesle tekrar düşündü.

“Kâğıtlar!”dedi. “Topraktan geldiler ve toprağın oldular,

ya içindekiler, kim bilir kaç insanın beynini ve yüreğini

gömdük oraya. Anadır toprak, bağrına basar her birini ayrı

ayrı, bağrına basar,” dedi.

“Kucaklar, bağrına basar,” dedi Serhat.

Sonra dönüp Serhat’ın omzunu kemikli parmaklarıyla

sıkıca kavradı.

“Toprak anadır oğul, yardır, üzülmeyin artık. Şimdi şu

çalı çırpıyı çekip iyice kapatın üstünü. Yeni kazıldığı belli

olmasın”dedi.

Sonrasında ne olacağını bilmeden üçü birlikte bahçeden

çıktılar. Yürüdüler akşamın karanlığına ve yüreklerindeki

hüzne doğru. Ömür’ün beyninde hep aynı cümle yankılanıp

durdu. “Kitapları yakanlar, gün gelir insanları da yakarlar

oğul. Kitapları yakanlar gün gelir insanları da…”__

       Rıfat Gürsoy (ipin ucundaki çığlık kitabından-2012)

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM