31 Ekim, 2020

İzmir…

            Kitap Fuarı…  1999 Nisan…

            “Anam babama aşık olmuş,

            Babam da anama.

Gezelim bu Çarşamba demiş babam.

Sur-dişli anam, öyle şık bir fistanı yok,

Ablasının nişanlığını istemiş ödünç,

Teyzem daha toplu, oturmamış üstüne entari,

Teyelle, iğneyle ayarlamışlar üstüne anamın.

Babam, kavilleri üzre, gelip Topkapı dışındaki evlerine,

Anamı alıp, kaçbir tarmvaylan aktarma,

Bebeğe götürmüş o Afrodit’i

Bebek sırtlarına çıkmışlar,

Babam oturtmuş çayıra anamı,

Denizi göstermiş,

İyi şeylerden söz etmişler

Derken öpecek olmuş anamı

Anam çoktan razı.

Babam el atınca orasına, burasına,

Fistandaki iğneler batmaz mı eline!

Ay! Demiş bağırmış babam…

O gün, o çayırda, o an

Düştüğüm için ben anamın imgelemine,

Yaşamda da, şiirde de

Böyle iğneli konuşmaklığım”

            O gün İzmir Kitap Fuarı’nda iğne atsanız yere düşmezdi. Öyle bir kalabalık vardı ki, bir taraftan da Nisan sıcağı…  Serinlemeniz mümkün değildi. Hoş, o zamanlar yalnızca İzmir Kitap Fuarı değil, İstanbul’da yapılan fuarda hayli kalabalık olurdu.

            Kitap fuarlarının benim için en önemli özelliği şair, yazar dostlarla yılda bir kez de olsa bir araya gelip sohbet edebilme imkanımın olmasıydı. Sizi tanıyan az da olsa okurlarınızla karşılaşmanız da ayrı bir heyecandı tabi… Şairler yeni çıkan kitaplarını birbirlerine imzalayarak hediye ederlerdi. Ya da imza yapan bir şair dostunuza destek olmak amacıyla kitabını satın alır, imzalatırdık. Yeni yazılan şiirler dergi editörlerine yayınlanması için verilirdi. Yılda bir kez de olsa bu heyecan bu koşuşturma benim için ömre bedeldi. Şairler, arkadaşlarım, dostlarım; öfkelenen, ağlayan, sözcüklere hayat katan, yeryüzü ile gökyüzü arasına sıkışmış büyük ustalarım! Sizler! Bu toprakların sesi…

            Can Yücel, ‘Gece Vardiyası’ isimli kitabının ‘Bir Aforizma’ başlıklı metninde şöyle der:

            “Şair!.. Sen hayatında, şiirin öfke olduğunu düşündün mü hiç? Şiirin ne olduğu soru edilirken kırk türlü yanıt verilmiş. Belki de bunların büyük yüzdesi cük düşmüş olmasına karşın, ben şunu savlayacağım: Şiir bir öfkedir! Öfke yürütüldüğü an, aslında bir gerilladır (ve gerilla da tek başına yapılmıştır ve şiir dediğimiz tek başına yürütülmüş bir öfke, bir gerilladır). Garibaldi gibi yere serilip, yerden kalkılır. Sinan gibi yere düşer. İsa’ya benzer deniz gibi. Göğe ağar. Şiir bir büyük kaldıraçtır… Daha doğrusu bir kriko… Kendi elinlen, daha doğrusu kendi zekerinnen kendi kendini kaldırırsın. Göğe doğru değil, yine bu memleketin toprağına. Çünkü bütün şairler eski bir tabirle kaybolurlar. Ama kaybolmazlar kendi topraklarında. Yaşasın toprak!…”

            O gün başka bir heyecanım daha vardı. Can Yücel, nam-ı diğer Can babamız fuara gelecekti. Uzun bir hastane süreci yaşamıştı. Ciddi hastaydı. Fuara geleceğini iki öncesinde hastane ziyaretimizde bize söylemişti. Hepimiz bu kararına sevinmiştik ama diğer yandan da sağlığının giderek bozulması bizi fazlasıyla üzüyordu. Kararını değiştirmedi, fuara gelecekti.

            En son Kuzguncuk’ta Çınaraltı Kahvesi’nde oturmuştuk. Görüşmeyeli epey bir zaman geçmişti. Çünkü sağlığı iyice bozulunca önce Datça sonra da İzmir’de yaşamaya başlamıştı. Aslında yalnızca sağlığı yüzünden değil artık tamamen Datça’da yaşamayı seçmişti. Kuzguncuk’a gelmiyordu artık. Hatırlıyorum, bana Kuzguncuk’u sormuştu en son fuarda görüştüğümüzde…

            Saatime bakıyorum. Gelmek üzeredir. Aylardan sonra onu görecek olmam büsbütün heyecanımı artırıyor. Ona ayrılan masanın kenarına sandalye çekip oturuyorum. Hep aklımda onun Kuzguncuk Çınaraltı Kahvesi’ne gelişi var. Sigara içişi, gazete okuyuşu, küçük kağıtlara yazdığı notları…

Çınaraltı Kahvesi’nin sahipleri Kadir ve Nuri abi onu çok severdi… Onu hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Hiç kuşku yok ki Nuri ve Kadir abi sırtınızı dayayacağınız ender insanlardandır. Can Baba da bunu çok iyi biliyordu.

            Bir süre dalmışım. Bir an başımı kaldırıp karşıdan bize doğru geldiğini görüyorum. Heyecanla ayağa kalkıyorum. Yanımıza yaklaşıyor. Dedim ya uzun süredir görmediğim için bu koca çınarı çok özlediğimi fark ediyorum. Boynuna sarılıyorum. İncecik olmuş, zayıflamış… Uzun, bembeyaz sakallarını kesmiş…

            “Gençleşmişsin Can Baba” diyorum.

            Duymamış gibi yapıyor. Aslında bu sözümü çok da önemsemiyor. Can Yücel, fazlasıyla gerçekçi biri olduğu için bu tür sözleri nezaket, ya da incelik gibi algılamazdı. Yani daha da açıkçası laf olsun diye söylenen sözlere pek itibar etmezdi. Tavrından bunun farkına varıyorum. Ama o yine de engin gönlünü bir kez daha açığa çıkarıyor. Usulca omzuma dokunuyor.

             “Yabancı dil öğrenme işini hızlandırdım Cana Baba” diyorum. “Kursa başlayacağım.”

            Bir iki gün öncesinde Can Yücel’in Sheakspear çevirilerine göz atmıştım. Kendisine çeviri diye söylediğinizde kızardı. Türkçe söyleyen derdi. Çeviri nedir? Çevirmek nedir? Sheakspear’in 66. Sone’si en unutulmazıydı benim için…

            Vazgeçtim dünyadan /Tek ölüm paklar beni /Değmez bu yangın yeri avuç açmaya değmez /Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini /Değil mi ki ayaklar altında insan onuru /O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış /Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru /Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş /Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın /Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene /Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın /Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e /Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama / Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

            “Hangi dil” diye soruyor.

            “İngilizce” diyorum.

            Gülümsüyor. “İngilizce herkes biliyor. Japonca öğren sen.”

            Şaşkınlıkla dudaklarımdan, “Nasıl” sözcüğü çıkıveriyor. “Japonca mı” diyorum hiç duraksamadan.

            “Evet Japonca” diyor davudi sesiyle.

            Bir an ne diyeceğimi bilemiyorum. Tavrımdan anlamış olacak ki devam ediyor konuşmasına.

            “Sen şiir yazıyorsun. Japonca öğren ki Hauki okursun bolca. Şiirin kaynağı Hauki’dur. Ana dilinde okuduğunda şiirin matematiğini çözersin. Şiirde anlam üzerine kafa yorarsın. Artık herkes İngilizce, Almanca biliyor. Bilmeyen yok. Japonca bilen sayısı az ama…”

            O an Japonca öğrenmek fikri pek aklıma yatmasa da, “İstanbul’a dönünce hemen bir kursa yazılacağım ya da bir öğretmen bulacağım” diyorum.

            “İyi edersin” diyor Can Baba gülümseyerek. Ardından stantta çalışan çocuğa yarı ciddi yarı şakayla karışık sesleniyor. “Nerde kaldı şarap?”

            Çocuk, hemen kitapların istiflendiği rafın altından bir şişe çıkarıyor. “Burada” der gibi gösteriyor.

            Sesi eski sesi değil. Çocuğa seslenirken çok zorlanıyor. Kendi de biliyor bunu ama hiçbir şey yokmuş gibi davranıyor. Ben de eski günlerdeki gibi yani Kuzguncuk’taki gibi konuşmak, sorular sorma istiyorum ama biliyorum ki çok hasta. Konuşacak durumda değil. Sesi artık eskisi gibi gür çıkmıyor, çıksa da bir iki cümle hatta o da yok… Hatta konuşurken ne dediğini anlayamıyorum bile…

            Fazla kalamıyor yanımızda. Fuara gelmesi bile bizim için büyük bir şans. Onu fazla yormadan fuardan uğurluyoruz. Tabi şarabımızı da bitirmeden gitmiyor.

            Rahat Uyu Can Yücel

            Rahat uyu yüzü sert, gönlü çocuk adam!

Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi / Memet Fuat

Büyük Türk Şiiri Antolojisi 1-2 / Ataol Behramoğlu

Şiiri İlk Atlası / Metin Altıok

Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü / Ertan Mısırlı

El Yazılarına Vuruyor Güneş / İlhan Berk

Bir Defterden / Melih Cevdet Anday

Bir Şiirin Bakır Çağı / Ece Ayhan

Hay Hak! Söyleşiler / Ece Ayhan

AYHAN BOZKURT

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM