23 Ekim, 2020

Mezopotamya benim..

HAFIZA

beden şehrinde kalbî işaretlediğim bu boşluk şerhi

ağzın içinde çürüyen sesin

cümleye su veren ağıtların

hatırada biriken anların ve

diz çökmeyen harflerin ilmiyle biriken kimyasında

dönüp geri gelmesidir

dile gelmemiş olanın..

I.

hayat bazen düğünler, biraz yakın olur adımıza

biri bir köşeye oturur, kalbi gecedir ve ışıklar..

diğeri, sazını akort eder duvarla ve ötekidir

ilişir yatağın kenarına, başında, başka başka

binlerce yıllık konukluğuyla mezopotamya’nın

çığın bittiği yerde dağ başlıyor, yaban çilekleri

bir metafor yağmuru altımızda çekilen toprak

kalbin içinden geçip giden bu kandır akar, aksın!

mezopotamya kan icran diyorum anlıyor musun?

düpedüz sahipsiziz işte, gölgelerden ibaret

üstümüz başımız yıldız tozu, kutsal ruhlar

adına bulutların el fatiha suresinden kalan

şirkleri unutmuyoruz, o deli bizim heron!

yetmiyor masumiyetimiz elindeki taşı alıp eziyorsun

kalbim sarısabırlar, ters laleler, döngel ceren sürüsü

sana, akşamüstlerini mezopotamya’nın

karaca boynunda bıçak değil, tendir keskin eder eti

dağların, taşlarla yıkanmış başında birikir, canıtez

swarovski taşı, aydınlatma fişeği, fişman ordusunun

çekilir, kışlak emrine derin çekilir, mezopotamya’dır.

yaralı altın tanrıçalar çağı, su taşlarını sonra

dağların örtük üstünde koşar adım birikir

sessizliğin üstünden kaçar adım adım adım

katırların parlamasını bilir misiniz?

yaban dikenleri sonra, tırnağa batar ya kıymığı gecenin

işte öyle, parça parça ışıklı göl denir buralarda

denize kabarır, buğulanır sular ayazda biliyor musun

sen, anne memesini yitirmiş soylu bir taysın

çığ düşselliğine, dağların geçitlerine dek uzanır

başını senden yana çevirir arkan sıra bir çift göz anadır

teuuw asıl o duymasın… sen ona dualarla şiirlerle

eskiyi açıp yeni dikilebilmeyi çoktandır

zamane çırçırında dökülen pamuk ipliği

kapının eşiğinde birikir aynı ayak parçası

tırnağı koparan!

her kazmada sallanan aynı kafatası

dişler silme beyaz, çığ tutan terk çukuru

kayd-ı kudumesi şimdi mezopotamya’nın

yanık kokusu tenindeki mercan köşk sonra

tutuşur kar yağınca ayaklarında ayaksızlığın için

kayaların altından çıkarıldın, gençliğin hatırı çekilir

parmakların kopmuş, ellerin yanık elliği

bedenin, nakkaşların bilmediği bu kaçıncı çekilir

çözülmüş ipliği toz içinde, gözleri ürkek karaca

bu kaçıncı ihtarsız gecedir, ay tutuşmuş yolları kapan

kaçışır eline bir bidon mazot kapan

bir karton sigara dumanında nazlı

yıldızları yanmamış onca yavruağzı

yok sanki starı mezopotamya’nın..

Halide Yıldırım

(Kalb, Eylül 2018, Lîs Yayınevi, Diyarbakır )

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM