31 Ekim, 2020

Yıkık dökük evlerin kusurunu saklayan devasa kavak ağaçları gibi göğe yükselmek istedi. Yükseldikçe görmek istemedikleri kaybolacaktı sanki. Nereye kadar yükselebilirdi, hadi yükseldi diyelim zihnindekileri de beraberinde taşımayacak mıydı? En sonunda kaçmanın mümkün olmadığını anlayınca tam tersi bir tavırla çocukluğunun geçtiği bu izbe köye yakından bakmaya başladı. Evin etrafını kurumuş otlar bürümüştü. Evlerinden eser kalmamıştı. Yollarda ayak izleri yoktu. Sanki çocukluğu burada geçmemiş, dedesiyle aynı evi paylaşmamış ve terk edilmemişti.

Sonbaharda kuruyup dökülen yapraktı isminin anlamı. İsminin hakkını veren bir mevsimdeydi şimdi. Her şey üst üste dökülürken ismine inat direnmek istedi, Gazel ne kadarını başardı bilinmez.

Gazel’in ailesi şehre doğru göç yolculuğuna hazırlık yapıyordu. O, dedesine bakmak için bu ıssız dağ köyünde kalacaktı. Daha on dört yaşındaydı. Gelecekle ilgili bir hayali var mıydı bilmiyordu. Hayat, ona sunulanlardan ibaretti sadece. Küçük kız kardeşi, yatılı okulda okuyordu ve onun hafta sonları eve gelişiyle, bir ailesi olduğunu hatırlıyordu. Böylece hayatındaki en büyük değişiklikler, kardeşinin eve geldiği hafta sonlarında oluyordu.

Dedesini çok seviyordu ama altı kardeşten neden kendisinin dedesine bakmakla görevlendirildiğini bir türlü anlamıyordu. Sorduğu soruların bir karşılığı olmayınca o da durumu kabullenmeye karar verdi. Çünkü terk edildiğini tekrar tekrar hissetmek, içini kanatıyordu. Böyle hissettiği zamanlarda annesinden kalma küçük beyaz battaniyeye sarılırdı. Onun yumuşaklığından, annesinin kokusu yayılırdı. Azalmasın diye kokuyu azar azar içine çekerdi. Bu nedenle uzun süre battaniyeyi yıkamadı.

Saatler, hafta sonları ve mevsimler geçti. İçinin kanaması, dışına da taştı. Gazel çok korktu. Kız kardeşi, ona büyüdüğünden bahsetti. Büyümek, acıların içimizi kanatmasıyla başlıyordu. Böylece daha sıkı sarıldı küçük beyaz battaniyeye. Kız kardeşi okulu bitirince şehirdeki ailesinin yanına taşındı. Şehirde açtıkları bakkalın başına koydular kız kardeşini, böylece hafta sonlarının da bir anlamı kalmadı. Gazel’in hayatından insanlar eksilince Gazel biraz daha büyüyordu.

Bir gün kapıları çalındı, içeriye beyaz gömleğiyle gözlerini kamaştıran bir çocuk girdi. İncecik dal gibi bedeniyle beyaz gömleği ne de güzel taşıyordu. Kıvırcık sarı saçlarından yaşam akıyordu. Bal rengi gözleri davetkârdı. İşçi elleri, yıpranmalarına rağmen anlamlı kıvrımlara sahipti. Bu elleriyle köyün ilk evini yapmıştı. Babası artık çalışması gerektiğini söylediğinden beri kendini koca evleri inşa ederken bulmuştu. Bu eller harcı karıyor ve tuğlalar arasına özenle yerleştiriyordu. Hâlbuki ne de güzel bağlama çalardı, sesi de fena sayılmazdı. Ama herkes hayal ettiği bir yaşamı yaşayamıyordu. Beyaz gömlekli çocuğun babası ve Gazel’in dedesi evlenmeleriyle ilgili çoktan karar vermişti. Gazel böylece beyaz gömlekli çocuğun peşine takıldı. Beyaz battaniyeye sarılır gibi ona sarıldı. Birlikte büyüyebilirdi, neden olmasın? Onun ailesi kendi ailesiydi artık. Fakat anlamadığı şeyler de oluyordu. Gece yatağa girer ve arkasını döndükten sonra saatlerce ağlardı beyaz gömlekli kocası. Nedenini hiç soramadı. Çünkü hep öfkeli olurdu ve herkes ondan korkardı.

Kocası Gazel’e yeni bir isim vermişti: “Hatun”. Önceleri bunun bir yüceltme seslenişi olduğunu sandı, sonra gün geçtikçe ismini özler oldu. Gazel, Gazel’im denebilirdi mesela. Saçlarına çiçek takılabilirdi ya da yaptığı yemeği onurlandırmak için bir eline öpücük kondurulabilirdi Gazel’in.

Saatler, hafta sonları ve mevsimler geçti.  Çocuklarına daha iyi eğitim sunmak için şehre doğru yolculuk yaptılar. Onları, bir bodrum katına küçük bir eve yerleştirdikten sonra kocası, daha fazla kazanmak için yurt dışına gitti. Rutubet kokusu ve tavandan akan su damlalarıyla günler hızlıca akmaya başladı. Kocası bir ay sonra geleceğini söylemişti ama gelmedi. Gazel, kocasının gönderdiği parayı yolda kaybetti;  kaybettiğini de ona söyleyemedi. Kocasının ne zaman geleceğini de bilmiyordu, parasız kalınca biraz daha büyüdü Gazel. İçinde yuvalanan korku onu hiç bırakmamıştı. Böylece kocasının hiç haberi olmadı parayı kaybettiğinden.

Saatler, hafta sonları ve mevsimler geçti. Bir vakit sonra kocası çıkageldi. Yıllar sonra, eve kelebekler hücum etti. Alabildiğine farklı renkteki kelebekler Gazel’in içine de sızdı. Nefes almaya başlamıştı adeta. Kendisini keşfetmeye başlıyordu. İnsan sebepsiz gülümser miydi hem de ne coşkuyla kahkaha derecesinde bir mutluluktu bu ve ucu bucağı yoktu. Hiç gitmemişçesine yaşam sürerken bir gün kocası, küçük kızını alnından öptü. Gazel, itiraf etmek istemediği bir kıskançlık yaşadı. Yüzü kızardı, içinden yükselen tedirginliğin nedenine kulak asmayarak görmemezlikten gelmek istedi fakat tanımadığı birisi öfkeyle derinden bağırıyordu. Onun alnından öpen birisi hiç olmamıştı. Kızını kıskanmak da neydi?

Gazel uzun süre aynadan yansıyan görüntüsüne baktı. Yansıyan şeyle olmak istediği şey arasında uçurum vardı. Sanki konuşamadıkları midesinde düğümlenmiş ve bu düğümler her gün artarak koca bir topa dönüşmüştü. Topun havasını indirmeye çalıştıkça top daha da büyüyordu. Sonra ellerine baktı. Yıpranmış ellerden damarların yeşile çalan rengi görünüyordu ve ellerinde artan çilleri gördükçe yaşlandığına kanaat getiriyordu.

 Sonra beyaz gömlekli çocuğa baktı, şimdi yaşlanmış ya da olgunlaşmıştı. Dahası gözü hep gitmekteydi, ruhu başka yerde, gözleri kızgın ve dalgındı. Görevini bir an önce yapıp gitmek isteyen birisine dönüşmüştü. Büyük kızı, kardeşini yanlışlıkla yere düşürmüştü. Gazel, düşürenin kendisi olduğunu söylemiş ama kocası ona inanmamıştı. Kızı, babasının ceza vereceğini bilecek kadar çok şey yaşadı. Elinde su bardağıyla babasına doğru yürüyordu. Bu yürümenin sonunda yüzünde hissettiği tokat ve saçlarının savrulmasıyla o da annesi gibi büyümekten nasibini almıştı. Gazel, bazen kocasının yanlarında olmayışının daha iyi olduğunu düşünürdü. Bazen de sarılmanın eksikliğini iliklerine kadar hisseder ve daha fazla üşürdü. Çocuklarının, babalarına gönderdiği mektupları okuyunca daha fazla üşüdü.

“Babacım, istediğin gibi çalışıp simit satıyorum artık ve eskisi gibi de zorlanmıyorum ne taşırken ne de bağırırken. Artık eve dönebilirsin.”

Oğlun…

“Baba, herkes evlendiğini ve çocukların olduğunu söylüyor. Annem duymasın diye uğraşıyorum ama duyduklarından yoruldu artık. Bir komşumuz var, anneme sürekli seni soruyor. Bu adamı sevmiyorum. Annem ona, seninle ilgili hep yalan söylüyor. Annem, rüyalarında sürekli tanımadığı adamlardan kaçtığını görüyor. Korkuyorum, ne zaman döneceksin?”

Büyük kızın…

Gazel, kurumuş bir yaprak gibi toprağa karışmak istedi. Belki bir böcek yerdi onu ya da toprağa karışarak kokusunu değiştirirdi toprağın. Yağan yağmurda bu koku bir insana ilham verirdi. En azından bir işe yaradığını hissederdi.

Saatler, hafta sonları ve mevsimler geçti. Yıllar sonra kocası, annesi ölünce geldi. Akşamın kör karanlığında kapıları çalındı. Küçük kız korkuyla kapıyı araladı. Sanki yıllardır kendisini bu sahneye hazırlamış gibiydi ama yine de titreyen ellerini durduramıyordu. “Baba, annem daha fazla üzülmesin, seni içeriye alamam.” diyerek kapıyı örttü. Dışarda bıraktığı, alnına öpücük konduran adam değildi. Dışarıda bıraktığı, ellerinden tutulmamış çocukluğuydu, birlikte gidilmemiş yollardı. Küçük kız, uyuyamadığı en uzun gecesini yaşadı. Annesinin gözlerinin içinden ona ilk defa bakan bir kadın gördü. Diğer gün Gazel, kocasını içeriye aldı, tekrar kapıyı üstüne örtsün diye.  Artık karşısındaki beyaz gömlekli adam değildi. Yaşlılık ya da pişmanlıktan daha önemlisi savaşmak zorunda olduğu bir hastalığı vardı. Taşıyamadığı yükler boğazında düğümlenmiş ve konuşamadıklarından dolayı soru işaretleri vücudunu sarmıştı. Kızgın gözlerinden eser yoktu. Sarsılmış bir kuş gibi sığınacak bir yuva arıyordu. Söylenmemiş sözler, saklanmış yaşamlar yıllarca öfkelendiği kocasını sarmıştı. Gözlerinin önünde eriyor ve yaşam belirtileri azalıyordu. Konuşmaya bile mecali yokken bir gün “Sizin köydeki kavak ağaçlarının gölgesinde uzanmak isterdim.” dedi. Gazel, bu cümleye hiçbir anlam veremedi. Çocuklarıyla, kocasının yaralarını sardı. Onu ayakta tutan, gitmesi gereken yerdeki sorumluluklarıydı. Kocası hayata dört elle sarıldı ve iyileştiğinde Gazel kapıyı açtı, uçması için. Kafesinden kurtulan bir kuş gibi arkasına bakmadan uçup gitti.

Saatler, hafta sonları ve mevsimler geçti. Sonra bir haber aldılar. Kocasını uçağa bindirmişlerdi. Ülkesine son gelişiydi. Artık gelişler ve gidişler yoktu. Tutunduğu beyaz gömlekli çocuk, onu sonsuza kadar terk etmişti. Başına inen balyozun darbesi yüreğine ulaşmış ve böylece uzun süre kıpırtısız olduğu yerde kalakalmıştı. Zaman durmuştu. Hiçbir şeyin önemi kalmamıştı; konuşulmayan sözlerin, yapılmayan eylemlerin, seslenmelerin, saçına takılmayan çiçeklerin, beyaz battaniyenin. Önce kelebekler terk etti şehri, sonra kuruyan yapraklar toz olup bulutlara karıştı. Hayatında sarıldığı ilk insan, peşinden koştuğu tek insan, kelebeklerin nedeni artık yoktu.

Sevinç ve korku yayılıyor, yalnızlık ya da mutluluk yayılıyor ama yokluk hissiyatı hiçbir yere yayılmıyordu. Kan emen bir sülük gibi yokluk hissiyatı Gazel’in boğazına yapışmıştı. Hâlbuki kafasını biraz kaldırsa ötede duran korkuyu, yarımlığı, terk edilmişliği görecekti ama gördüğü tek şey beyaz gömlekli çocuktu.

Herkes eninde sonunda evine döner. Herkesin evde oturmaktan hoşlandığı bir köşesi ya da koltuğu olur. Ayrıca her evden yayılan koku da aynı değildir. Yemek kokusu, yıpranmış eşyaların kokusu, gözyaşlarının kokusu, tavandan akan suyun insan yüreğindeki çatlaktan girip sese, söze dönüştüğü an bakışlarda bıraktığı hissiyat aynı değildir. Gazel’in ne köşesi ne koltuğu ne de evi vardı. Gazel evinin neresi olduğunu bilmiyordu.

Gazel’in aklına kocasının kavak ağaçlarının gölgesinde uzanma isteği geldi. Kocasını, kendi köyüne götürmeye karar verdi. Gazel son bir kez görmek için tabutu açtı ve on yedi yaşındayken gözlerini kamaştıran beyaz gömlekli çocuğu gördü. Onu toprağa verdiklerinde eğildi ve yanına küçük beyaz battaniyesini de bıraktı. Kavak ağaçlarının gölgesinde üstüne toprak attıklarında, toprakla birlikte kurumuş yapraklarında çukura hücum ettiğini fark etti. Avazı çıktığı kadar bağırdı: “Benim adım Gazel, benim adım Gazel.”

Hatice Çakı

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM