25 Ekim, 2020
1

Mehmet Akkaya: “Sanat, Sınıf Mücadelesinin
Estetik Araçlarla Sürdürülmesidir.”

Mustafa Turan

Felsefeci-yazar Mehmet Akkaya Filozofça serisinin yeni kitabı olan Epistemolojik Kopuş ile bir kez daha okurlarının karşısına çıkıyor. Yazarın bu kez ele aldığı konu ise Muzaffer Oruçoğlu’nun eserleri. Mehmet Akkaya’nın Belge Yayınları arasında çıkan kitabını ilginç hale getiren özellik ise hiç kuşkusuz Muzaffer Oruçoğlu’nun külliyatı ile ilgili kışkırtıcı iddialarda bulunmasıdır diyebiliriz. Akkaya’nın iddialarının siyasal çevrelerde olduğu kadar sanat ve edebiyat çevrelerinde ilgi çekeceğine; eleştirmenler ve kuramcılar dünyasında da yeni tartışmalar yaratacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Filozofça’nın yazarı Mehmet Akkaya ile kitaba ilişkin bir röportaj gerçekleştirdik.
Yeni çalışmanızda politika ile sanat birlikte ele alınmış. Muzaffer Oruçoğlu sanat ve politik figür olarak sunuluyor. Ülkemizin ve dünyanın yüksek bilinci olarak tanımlanıyor. Çağımızda ve günümüzde sanat, politika ve bunlar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz.
Hem yerel planda hem de evrensel planda sanat ve politika açısından bir kültürel kuruluk görülüyor. Bu durum asıl olarak burjuva, feodal ve emperyalist çerçevede böyledir. Sosyalist teori yüzyıldır kapitalizmin ekonomik kriz içinde olduğunu dile getirmektedir. Buna bağlı olarak politik krizlerin de teorisi yapılmaktadır. Marksist teori açısından kapitalizmin ekonomik ve politik olarak kriz içinde olması onun konjonktürel değil yapısal özelliğidir. Buna benzeterek feodal ve sermayeci-emperyalist sistemin sanatsal ve bilimsel kriz içinde de olduğunu söyleyebiliriz. Yani çağımızda ve günümüzde sömürücü dünya sisteminin entelektüel bir kriz içinde de olduğu anlaşılmaktadır.
Ortaya konulan entelektüel (estetik, bilimsel) ürünlerin yetersiz, niteliksiz ve derinliksiz olmasından, burjuvazinin bunalımda olduğunu anlamak mümkündür. Burjuvazinin sanat, edebiyat; felsefi, bilimsel ve hatta etik açıdan, iktisat ve politikaya bağlı olarak bir kriz içinde olduğu –kanaatimce- kesindir. Ekonomik ve politik alanda nasıl ki çıkış yolu sosyalizmde görülüyorsa estetik, felsefi ve bilim alanında da kriz ancak proleter denilebilecek nitelikteki estetik, etik ve felsefi çalışmalarla açılabilecektir. Çağımızda ve günümüzde sanat, bilim, etik ve felsefi yönelişe damgasını vuran sınıfsallık olgusudur. Burada görev; insanı, toplumu ve dünyayı emekçi cephesinden gören sanat ve düşün insanlarına düşmektedir. Muzaffer Oruçoğlu bunlardan yalnızca biridir. Dünyada bu bakışın karşılığı elbette vardır. Dolayısıyla dikkat çekmek istediğim nokta, burjuvazi Yeniçağ başlarında, eski dünya geleneklerine karşı geliştirdiği entelektüel yeteneği çoktandır terk etmiştir. Esprili bir dille söylersek; kapitalizmin bir miktar entelektüel barutu var idiyse onu da çoktan bitirmiştir.
Sorunun birinci kısmına da bir açıklama getirirseniz…
Evet, Oruçoğlu nerede duruyor dediniz, söylüyorum… Her çağda olduğu gibi çağı açıklamak için o çağın yeni doğmuş ve gelişmekte olan sınıfının konumuna bakmak gerekir. Zira Lenin’in dediği gibi ‘geleceği ancak yeni doğmuş ve gelişmekte olan sınıflar temsil edebilir’. O sınıf kimdir, kimlerden oluşuyor? İşçilerdir, emekçilerdir, dünyanın yoksul köylüleridir; ezilen uluslar, kadınlar, gençler devrimci düşünür F. Fanon’un dediği gibi “dünyanın lanetlileri”dir. İşte Muzaffer Oruçoğlu tam da bu noktada bulunuyor. Yaptığı sanata ve yazdıklarına baktığınızda lanetlilerin sesini, rengini, hayallerini, özlemlerini, direniş ve haykırışlarını görürsünüz.
Marksist teori doğanın, toplumun ve insanın (düşüncenin) zorunluluklar çağından özgürlükler çağına doğru bir eğilim içinde olduğu iddiasındadır. Özgürlüğe inanç, çağımızın sanatçısı için zorunludur. Yabancılaşma ise burjuva sanatçısının gözüne demir bir perde indirdiğinden gerçekliği kavrama ve aşma yeteneğini köreltmiştir. Oruçoğlu’nun romanlarında, şiirlerinde, resimlerinde, yazdığı ütopyalarında bu demir perdenin estetik çekiçle parçalandığını görmekteyiz. Önemsememiz bundandır. İlerici, devrimci, eşitlikçi maddi ve entelektüel olmak üzere, dünyanın tüm değerlerinin üreticisi olan biricik sınıfın emekçilerden oluştuğuna inanması son derece değerlidir. Dolayısıyla estetik, etik, bilimsel ve felsefi krizden insanı ve dünyayı kurtarabilecek olan düşün ve sanat insanları da bu sınıfların içinden çıkacaktır, çıkmaktadır. Bana sorarsanız; sanatın, estetik planda yürütülen bir sınıf mücadelesi olduğuna inanan Lukacs, Brecht, Gorki, John Steinbeck, Nazım Hikmet, Muzaffer Oruçoğlu çağımızda bu krizi aşmak için mücadele veren sanatçılar oldular.
L. Altussher’in, K. Marx için söylediği Epistemolojik Kopuş kavramı sizin de kitabınıza ismini vermiş bulunuyor. Bunu biraz açabilir miyiz? Bu bağlamda Muzaffer Oruçoğlu’nun eserleri nasıl önem kazanıyor?
Epistemoloji, bilgi felsefesine karşılık gelen Grekçe bir terim. Epistemolojik Kopuş derken varolandan uzaklaşmayı anlamak gerekiyor. Kitabımız açısından, mevcut olanı içererek aşmak biçiminde de karşılık verebiliriz terime. Oruçoğlu yazdığı on dört romanıyla varolan roman anlayışından ayrılmaktadır. Kitabın ana tezlerinden birisi sanatçının ülkemizdeki roman birikiminin zirvesini temsil ettiğidir. Daha doğrusu bu tez tartışmaya açılıyor. Epistemolojik Kopuş, sanatçının resim sanatında da, şiir ve edebiyatın diğer türlerinde de özgünü temsil ettiğini ileri sürmektedir. Nihayet çalışmamız, Oruçoğlu’nun siyasal görüşleri bakımından da epistemolojik bir kesinti gerçekleştirdiği iddiasındadır: Resmi ideolojiden, resmi tarih anlayışından, sermaye kültüründen kopuşun yanı sıra liberal-postmodenr estetikten de mesafe almıştır.
Kitabınızın başında “dört büyükler” dediğiniz sanatçılarımızdan bahsediyorsunuz. Bu isimlerin sanat, politika, felsefe, bilim alanında yaptıklarını ve konuyla ilgili görüşlerinizi tekrar anımsamak isteriz. Bu açıdan bakıldığında Muzaffer Oruçoğlu “dört büyüklerin” neresinde konumlanıyor; önünde, arkasında…
Ülkemizin “dört büyükleri” derken Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su ve Yılmaz Güney’i söylüyorum. Cumhuriyet döneminin en yüksek bilinci olan düşün ve sanat insanlarının sosyalistlerden çıkmış olmasının altını çizmek gerekir. Andığımız dört insan, kendi alanlarından hareketle toplumun ve dünyanın sorunlarını kavradılar ve eserlerinde yansıttılar. Yüze yakın öyküleriyle Sabahattin Ali, yüzlerce bestesiyle Ruhi Su, şiirleriyle Nazım Hikmet, sinemasıyla Yılmaz Güney, çağımızın ve ülkemizin en yüksek bilinçlerini temsil ettiler. Kısmen Sabahattin Ali özellikle de Yılmaz Güney bugün de yakıcı bir sorun olan Kürt sorununa bağlı olarak milli zulme dikkat çeken ender sanatçılardan biri oldu. Dolayısıyla bu sanat ve düşün adamları ana akım kültürden epistemolojik kopuş gerçekleştirdiler. Demek ki “büyükler” ne milliyetçilerden ne dinsel kesimlerden ne de devletle barışık olanlardan çıkmıştır. Tersine sol sosyalist diyeceğimiz kültür ortamlarının ürünü oldular. Bu bağlamda Epistemolojik Kopuş, ülkemizin büyükleri arasında Muzaffer Oruçoğlu’nu da görmek istemektedir. Kitap boyunca sanatçı ve politik figür Oruçoğlu’nun görüş ve eserleri analiz edilmektedir.
Sizce Oruçoğlu’nun eserleri bir politik tezi, bir dünya görüşünü açımlamak üzere mi oluşturulmuştur? Eserlerinin estetik düzeyi hakkında neler söylemek istersiniz?
Politika ile estetik arasındaki ilişki son derece önemli ve bir o kadar da sorunlu bir ilişkidir. Bunların arasındaki ayrım ontolojik değil epistemolojik karakterdedir. Sanat eserinde hangisi önceseldir denilecekse, kuşkusuz ki estetik kaygı önceseldir. Genel olarak sanat eserinde, özel olarak edebi metinde eser politikayı izlemez, tersine politika eseri izler. Oruçoğlu’nun eserleri yakından irdelendiğinde şu görülmektedir: Eserin tezi ya da siyasal bildirisi eserin ardından gidiyor, yani sanat eseri tezi izlemiyor. Estetik kaygının önceselliğine rağmen eserle tez ya da siyasal bildiri arasındaki ilişkinin karakteri ise diyalektiktir. Bu bakışı Oruçoğlu’nun sanatsal metinlerinde ve resimlerinde izlemek olanaklıdır. Mesela Dersim adlı romanını okuduğunuzda eserin Dersim halkının haklılığını anlatmak için yazılmadığını anlarsınız. Çünkü amaç siyasal bir metin yazmak değil sanat yapmaktır.
Dört kitaptan oluşan Grizu adlı eser de keza, proletaryanın dünya görüşünü doğrulamak için kaleme alınmamıştır. Nihayetinde Grizu bir sanat eseridir, bir dünya görüşünün taşıyıcısı olsa bile. Oruçoğlu’nun bu anlayışı, onun estetiğinin düzeyi hakkında da bilgi vermektedir. Onun eserlerinde genelde mekan geniştir, kişiler zengin ve değişkendir. Kadın, çevre ve ezilen halk kesimleri eserlerinde ön plandadır. Yenilik arayan bir estetiktir. İnandırıcılık, gerçekçilik bakımından özgündür: toplumsal sorunlar yalnızca saptanmakla kalmaz. Aslolan onu değiştirmektir şiarı Oruçoğlu’nun estetiğinin düzeyini göstermek için ölçütlerden birisidir.
Marksist bir sanatçı olmak ve eserlerinde sınıf mücadelesini işlemek, estetik işler yapmak için bir ön koşul sayılabilir mi?
Marksizmle birlikte düşün ve sanat disiplinlerinde emekçiler lehine derin bir kırılma yaşandı. Sanatın konusu, içeriği hatta yöntemi devrimci bir değişim geçirdi. Emek sorunu, sanatın merkezi bir sorunsalı haline geldi. Sanat için saraylar, kiliseler, krallar, kraliçeler, beyler paşalar ve padişahlar önemliyken alt sınıflar, köylüler, ezilenler, çalışanlar, emekçiler, sendikalar, halk örgütleri, proletarya sanatın merkezine oturmuştur. Çağımızda ve günümüzde bu açıdan Marksizmi özümsemiş olmak bir bilim insanı ve düşün adamı kadar sanatçı için de zorunludur. Marksizmin kendisinden önceki, insanlığın biriktirdiği bilgi zenginliğini içeren bir düşünce dizgesi olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla estetik ürünler ortaya koyabilmenin yolu insanlığın biriktirdiği ve Marksizmin taşıdığı bu bilgi zenginliğini kavramakla olasıdır. Bilgi zenginliğini ise sanatsal ürün için, estetik ruhsallık, incelik ve duyarlılık izlemelidir. Aksi halde sanat ve edebiyat ürünleri kuruluktan, sertlikten ve aynı zamanda slogan olmaktan öteye gidemez.
Sartre, Marksizmi “çağımızın aşılamaz felsefesi” olarak değerlendirmiştir. İfadenin sorunlu yanları olmakla birlikte temelde doğrudur. En azından şu ana kadar aşılabilmiş değildir Marksist düşünce dizgesi. Yine de “çağımızın en yüksek bilinci Marksizmdir” demek bana daha doğru bir ifadeymiş gibi geliyor. Sanat ve edebiyat faaliyetleri de bununla korelasyon kurarak gelişebilir. Marksizmin insana, dünyaya ve topluma dair söylediklerini paranteze alan bir sanatçı düşünebilir miyiz? Düşünemeyiz. Böyle eserler, gerçeklerden kopuk, uydurma, kurgu ve figürlerden oluşan, çoğu zaman da yabancılaştırma etkisi yapan eserler olurlar. Bu açıdan bakıldığında çağımızın “deha” türü diyeceğimiz sanatçıları çeşitli biçimlerde az-çok, derin-yüzeysel de olsa Marksizme temas etmektedirler.
Sınıf mücadelesi, hayat ve sanat bağlamında sizin görüşlerinizle Oruçoğlu’nun estetiği hangi noktalarda birleşiyor ya da ayrılıyor?
Önce şu: Olay ve olgulara parçalı bakmak, sorunlu bir bakıştır. Aslolan bütünsel bakmaktır. İlki ağacı görüp ormanı görmez, bireyi görür toplumu görmez, parçayı görür bütünü görmez… Bütünsel bakan ise ağaçla birlikte esas olarak ormanı görür, bireyi görmek için topluma bakar, bütünü gördüğü için parçayı zaten görür. İşte Oruçoğlu’nun bakışına bu bütünsellik hakim. Bütünsel bakış Tohum, Grizu, Hegel, Huruç… tüm eserlerinde kendini gösteriyor. Bütünsel bakış analitik felsefeye karşı diyalektik felsefeye tekabül etmektedir. Oruçoğlu ile birleştiğimiz noktanın da burada aranması gerekir. Bu felsefe yakınlığıyla ilgisini düşünmek gerekiyor. Epistemolojik Kopuş, Muzaffer Oruçoğlu’nu temelde benimsemekle birlikte ona eleştirel bakmaktan da çekinmiyor. Özellikle Dersim, Kangurular, Brunswick Delileri bağlamında karakterlerin inandırıcılığı, öykülerin uzatılmışlığı, yeterince derinleştirilmemişliği gibi eleştirel yargılara da yer verilmiştir.
Toplumcu-gerçekçi devrimci yazarlar bu eleştirilen yönleri ancak Marksizmin ışığında yürüyerek aşabilirler. Marksizm sanatçı için mevcut ülke ve dünya gerçekliğini aşmayı önermektedir. ‘Dünyanın yorumlanmasıyla yetinmeyip onun değiştirilmesi’ biçiminde ifade edilen argüman, yalnızca felsefeciler/filozoflar için değil sanatçılar için de iletilmiş bir mesajdır. Kanaatimce Muzaffer Oruçoğlu, bu mesajı alıp estetiğinin ideolojisi yapmış bir sanatçıdır. Eserlerinde olay ve olguların sadece açıklanıp yorumlanması değil değiştirilip dönüştürülmesi de derin ve genişlemesine sergilenmektedir.
Oruçoğlu’nun yaşam öyküsünü bilen ve onun eserlerini her koşulda takip eden belli bir izleyici kitlesinden bahsedebiliriz. Yine de akademik çevrelerin veya bağımsız sanat eleştirmenlerinin optiğine yeterince girmemiş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muzaffer Oruçoğlu’nun yeterince görülmemesinin ve okunmamasının aslında basit bir nedeni var: Kapitalizmin etkisiyle manipüle edilen geniş halk/okur kitlelerinin kendi hikayelerinden habersiz duruma getirilmiş olmalarıdır. Oruçoğlu’nun görüş ve eserlerindeki içerik feodal-kapitalist-emperyalist sistemin çarkına çomak sokan cinstendir. Bu nedenle de egemen sanat anlayışının eleştirmenlerinin, gazete ve dergilerinin, burjuvazinin sözcülüğünü yapan aydınlarının Oruçoğlu’nu görmesi zordur. Bu zorluklarla “dört büyükler”de misliyle karşılaşmış; ama bu zorlukları aşmışlardı. Oruçoğlu’nun görüş ve eserleri de bu engelleri aşacak denli değer yüklüdürler. Kaldı ki Oruçoğlu, sözü edilen sınırlamaya rağmen on binlerce okura ulaşan ve dünyanın birçok yerinde ilgiyle izlenen bir sanatçı durumundadır. Örneğin yayınevleri Oruçoğlu’nun tüm eserleri için değil ama Tohum adlı romanının yüz bine yakın satış yaptığını söylemekteler.
Oruçoğlu’nun bütün eserlerinde yer alan temel izlekler sıralandığında cinselliğin önemli bir yer edindiğini söylemek pek yanlış sayılmayacaktır. Üstelik yazar bu alanda çok sık ve ağır eleştiriler de almıştır. Sizce yazar cinsellik üzerinden neler söylemek istiyor? Celal Çiftşeker, Lori-Çolo, Tamar-Metin, Yavan ve diğerleri bize neyi gösteriyor?
Saydığınız isimler Tohum, Newroz,Kangurularve Dersim’ adlı romanlardaki karakterler. Cinsellik deyince aslında öncelikle Çıplak ve Özgür isimli romanı anmak gerekiyor. Cinsellik yaşam gerçeğinin temel parçasıdır. Onu yaşamadan izole eden bir sanat eseri düşünülemez. Dolayısıyla önemli olan cinsellik sorunsalının nasıl işlendiğidir. Estetik olanın yani Güzel’in gerçekleşmesinde katkısı olan her cinsel öge, sahne, figür sanatsal norma uygundur. Kaldı ki Oruçoğlu’nun eserlerindeki erotizm diyebileceğimiz uygulamalar,kimi okurlar tarafından yanlış bir yargı olarak abartılmaktadır. Gerçekte sanatçı, romanlarında bu türden pasajlara çok sınırlı başvurulmuştur; ama vuruşlar bir hayli etkilidir. Estetik kriter açısından ise bir eserdeki karakter, figür ve biçimlere cinsel objeymiş gibi bakmak gerçekte sanatçının değil izleyicinin sorunudur. Dolayısıyla sorun sanatçıda değil izleyicidedir. Feodal kültür değerlerinin etkili olduğu ülkemizde teolojiye yatkın kimselerin dinci Belediye Başkanlarının heykel, resim ya da benzeri sanat ürünlerinden cinsel uyarım alarak tavır geliştirmeleri de bunun kanıtıdır.
Aktüel politika açısından bakıldığında Oruçoğlu; Uçurum Geyikleri, Üretim, Aborcin Çocuk, Baba İshak Destanı, Dersim, Grizu, Newroz, Mengene gibi birçok eserinde hep bir sorunu işliyor. Bu sorunlar güncel sorunlar olduğu için yazarın ekonomi-politikten felsefeye, sosyolojiden ekolojik sorunlara kadar varan geniş bir alanda tutum geliştirdiği görülüyor. Bu bağlamda yazar neyin mücadelesini veriyor?
Epistemolojik Kopuş’un tezlerine de bakıldığında Muzaffer Oruçoğlu, sosyalist gerçekçi sanatçılar gibi bu mücadeleden sınıf mücadelesi vermeyi anlıyor. Sınıf mücadelesi; yaşamın toplumsal süreçlerin ve genel olarak da tarihin motoru olduğuna göre sanat da bu anlayışın etkisinde ilerler. Dolayısıyla deminde belirttiğim gibi Oruçoğlu açısından sanat, sınıf mücadelesinin estetik araçlarla sürdürülmesidir. Bu bakışın sahibi olan göz, çağın sorunlarına çok boyutlu bakar, temel sorunu sınıf meselesi olarak ele almakla birlikte sorunuzdaki ekolojik/çevre sorunlarını da göz ardı edemez. Kangurular adlı romandaki Tamar ve Metin tiplemelerinde bu açıkça görülmektedir. Kapitalizmin yaşanmaz hale getirdiği ve kalanını da sömürü aracına dönüştürdüğü çevreyi/doğayı korumak için can bedeli mücadele eden iki ekolojisttir. Tamar bu mücadelede yaşamını yitirir. Oruçoğlu’nun optiğinde ulusal sorun ve kadın sorunu gibi çevre sorunu da –özgün yanları olmakla birlikte- sınıf savaşı teorisinin içinde değerlendirilmektedir. Böyle bir teori günümüzde, yalnızca bir düşünce disiplini üzerinden hareketle kurulamaz. Bu yüzden de Oruçoğlu sanatın, sosyal bilimlerin ve felsefenin kesiştiği noktadan olay ve olgulara bakarken sınıf mücadelesi teorisini doğrulamaktadır.
Şiirleri, masalları, destanları, öyküleri irdeleniyor Oruçoğlu’nun. Politik görüşleri analiz ediliyor hatta sanatçının resim tablolarından bazılarına da kitabınızın sayfalarında yer verilerek ilgi çekici çözümlemeler yapılıyor. Sizce Oruçoğlu bütün eserleriyle değerlendirildiğinde hangi kimlikle izleyicisinin karşısına çıkıyor?
Temel kimliği diyebileceğimiz özelliğinin birkaç bileşenden meydana geldiğini söylemek gerekiyor. Yalnızca bir kimliğe indirgemen zordur. Yine de Epistemolojik Kopuş’taki değerlendirme ve yargılara bakılırsa sanatçı kimliği, bilhassa da romancı yönü ön plana çıkmaktadır. Romana getirdiği yenilikler, Türkçeyi kullanmadaki başarı, biçim ve içerik diyalektiğini operasyonel düzeyde kurmuş olması, olay ve olguları ele alışındaki özgünlük romanımıza bir katkı yaptığını göstermekle birlikte onu daha da ileri taşımıştır denilebilir. Resimde somut durumlarla birlikte “merak” gibi soyut kavramların da resmedilmesi dikkat çekmektedir. Buradaki özgünlük sanatçının ressam kimliğine gönderme yapar. Çünkü onun tablolarında Levnilerle, Osman Hamdilerle başlayan çağdaş resim geleneğinde de bir kırılma olduğu anlaşılmaktadır. “Üretim” adlı tablo dikkate alınırsa resim sanatına yaptığı katkı anlaşılacaktır. Zira üretim süreci sosyal, beşeri yaşamın temelini oluşturuyor. Marksist teori dolaşım sürecinden değil üretim sürecinden hareket eden bir teoridir. Oruçoğlu’nun resimlerinin de üretim süreçlerinden yola çıkması manidardır. Kendine özgü resim tekniği ve boya uygulamalarına bakıldığında da sanatçının bir keşifçi gibi çalıştığı anlaşılmaktadır. Üstelik birkaç değil beş yüzün üzerinde tablodan söz ediliyor ki, kitabımda bunların yalnızca sekiz tanesini değerlendirmek, onlara felsefi yorumlar getirmekle sınırlandık.
Oruçoğlu için romancı kimliği merkezi bir yer tutmaktadır diyebiliriz. Toplam on dört romanı ve bunlar kitapta analiz ediliyor, yorumlanıyor, yargılanıyor. Epistemolojik Kopuş, diğer romanlarıyla birlikte özellikle dört kitaptan oluşan Grizu’yu ayrıntılı bir şekilde tasvir ederek en kapsamlı ve nitelikli işçi/maden romanlarının Oruçoğlu tarafından yazıldığını ileri sürüyor. Zaten kitabımda hacim olarak da en büyük kısmı roman değerlendirmeleri almış durumda. Zira Oruçoğlu’nun romanları ele alınırken ülkemizin ve dünyanın belli başlı roman ve romancılarıyla karşılaştırmalar da yapılıyor. Bu karşılaştırmalar içinde Namık Kemal’den, Orhan Pamuk’a; Orhan Kemal’den Ahmet Ümit’e, Balzac’tan Tolstoy’a kadar çok sayıda örnek bulunuyor.
Kitabınızda sık sık ülkemiz ve dünya edebiyatına ve genel anlamda da sanata atıfta bulunuluyor ve kimi karşılaştırmalar yapılıyor. Üstelik tam da bu noktalarda kışkırtıcı iddialar ileri sürüyorsunuz ve Oruçoğlu’nu düşünce dünyasının piramidinde en üstlerde konumlandırıyorsunuz. Sizce Oruçoğlu bunu nasıl başarıyor ve okurları Oruçoğlu’nu nasıl okumalı?
Marx ve Engels, benim de katıldığım bir yoruma göre ‘klasik felsefenin öldüğünü, diyalektik ve tarihi materyalizmin ise çağımızın felsefesi olduğunu ileri sürdüler’. Çağımızın sorunlarını kavramak ve bunları aşmak için bu yeni felsefi anlayışı bilmek ve benimsemek gerekiyor. İşte Oruçoğlu’nun temsilcisi olduğu ekol tam da böyle bir pozisyonda bulunuyor. Oruçoğlu ve benzeri kurulu sistem karşıtı sanat ve düşün insanlarını ayrıcalıklı kılan da böyle bir dünya görüşüne sahip oluşlarıdır. Dolayısıyla muhalif konumda olanlar ancak gökyüzünde göz olabilir ve piramidin zirvesine doğru yol alabilirler. Oruçoğlu, hayata böyle bir gözle yöneldiği için geleneksel ve modern tüm sömürücü değerlerden devrimci bir kopuş gerçekleştirdiği için zirvededir. Gökyüzünde göz olan sanat ve düşün insanlarını, izleyicilerinden ayırmak burjuva bir görüştür. Yazar ve sanatçı gibi okur ve izleyici de çok yönlü olmak durumundadır. Bu yüzden Oruçoğlu’yu izlemenin ve anlamanın en etkili yolu da çok boyutlu (diyalektik) düşünmek ve aynı zamanda eleştirel bir tavırla ona yönelmektir diyebiliriz. Yargıların “kışkırtıcı” olduğu noktasına gelirsek, bu basit bir pedagojik mesele olarak algılanabilir. Kışkırtıcı üslubu “devrimci pedagoji”nin bir kategorisi ve gereği olarak değerlendirmek de gerekir. Bununla birlikte okura abartılı gelebilecek tüm yargıların gerekçesi Epistemolojik Kopuş boyunca yer yer detaya da girilerek açıklanmaktadır. Yakın tarihimizin şiir iklimi, resim iklimi, politik iklimi ve edebiyat dünyası içindeki Oruçoğlu’nun kapsadığı ayrıcalıklı yer temellendiriliyor. Pek çok argüman, bakış açısı ve sonuçlar da tartışmaya açılmaktadır. Yargılar kutsanmıyor, mutlaklaştırılmıyor.
FOTOĞRAFLAR: HİDAYET KALINLIOĞLU

Mehmet AKKAYA, 1964’te Malatya’da doğdu. İlkokulu Malatya’da okudu; orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. Kocasinan Lisesi’nden sonra Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. Maltepe Üniversitesi’nde Psikoloji, İnsan Bilimleri ve Felsefe Bölümü’nde yüksek lisans (master) yaptı; dil ve kültür felsefesi konusundaki tez çalışmasıyla mezun oldu. Çeşitli gazete ve kültür-sanat-felsefe dergilerinde bilim, sanat, felsefe ve politika içerikli yazdığı yazılarla biliniyor. Akkaya, televizyon ekranlarında yaptığı felsefe/düşünce programlarıyla da tanınıyor. 2008’den itibaren kitap çalışmalarına yoğunlaşan yazarın eserleri felsefe, bilim, sanat ve politika meraklıları tarafından ilgiyle izleniyor. Akkaya’nın yayınlanmış kitapları şunlardır:
Filozofça Düşünceler, Belge Yayınları, (2008).
Filozofça Bakış, Belge Yayınları, (2009).
Filozofça Portreler, Belge Yayınları, (2010).
Filozofça Dil Felsefesi, Belge Yayınları, (2011).
Filozofça Politikanın Evrimi, Belge Yayınları, (2013).
Filozofça Hayat ve Sanat, Belge Yayınları, (2014).
Filozofça Epistemolojik Kopuş, Belge Yayınları, (2015).

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM