31 Ekim, 2020

Raşit Gökçeli

Mayıs 2019

Okulun girişinde geniş bir bahçe vardı. Bina on dokuzuncu asırdan kalma bir Fransız yapısıydı. Girişi pek alımlıydı. Uzun koridorlara bakan katları besleyen geniş merdivenleri, ferfojeden mamul alımlı trabzanları vardı.

Okul binasının arka cephesi birbirine açılan iki teneffüs sahasından oluşuyordu. İlk bahçede merasimler yapılıyordu. Yıllık hatıra fotoğrafları da bu bahçede çekilirdi. Merasim ve fotoğraf çekimleri dışında hayli geniş bir alanı kapsayan bahçede voleybol fileleri kurulur ve öğrenciler ders aralarında voleybol bazen ise basketbol  oynarlardı.

Okul idaresi öğrencileri spor becerilerine ve yaşlarına uygun olarak birinci, ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü gruplara ayırırdı.

Okulun ikinci bahçesi de en az birincisi kadar geniş bir alanı kapsıyordu. Spor becerisi düşük olan öğrenciler ile yaşları henüz küçük olanlar arka bahçede kurulan üçüncü ve dördüncü gruplarda voleybol oynarlardı.

Bahçenin hemen yanında bir mezarlık vardı. İstanbul’un sayılı Latin, Protestan, ve Ortodoks mezarlıklarından biri idi bu. Ancak yaşları on beş arasındaki öğrencilerin henüz ölüm ile pek fazla içli dışlı olmamaları nedeni ile bu mezarlık öğrencilerin dikkatini çekmezdi.

Okul yabancı dilde öğrenim veren prestijli kurumlardan biri idi. Eğitmenlerin bir bölümü papazlardan oluşmakta idi. Türkçe, Tarih, Coğrafya gibi kültür dersleri ise Milli Eğitim Bakanlığı’nın doğrudan tayin ettiği Türk hocalardan oluşuyordu.

O yıllarda İstanbul’un nüfusu bir milyonu ancak geçmişti. Nüfus hayli kozmopolit idi. Bin dokuz yüz elli beş yılının altı yedi eylül olayları öncesinde olunduğundan ve azınlıkların İstanbul’u kitlesel olarak terk etmeleri henüz gerçekleşmediğinden,  okulun öğrenci profili de oldukça kozmopolit idi.

Öğrenciler arasında Türkler olduğu kadar İstanbul’un Ermeni, Rum, Yahudi, Latin azınlıklarına mensup çok fazla talebe vardı.

Her bir sınıfta Türkler ile azınlık mensupları nerede ise eşit sayıda idi.

Gerek yabancı dilde eğitim veren papazlar gerekse Türk hocalar yaşları henüz on, on beş arasında olan talebelerin gözünün yaşına bakmaz not kırar, her türlü cezayı verir, gerekirse de eğitimde geri kalmış öğrencileri sopalarlardı.

Fransız papaz, dersini çalışmamış ya da kavramamış öğrencilerin el parmaklarının üzerine üzerine cetveli diklemesine tutup “Allah yarattı” demeyip değneği vururdu. Sopayı yiyenin parmakları mosmor, yüzü pancar gibi kırmızı olurdu.

Türk hocalar ise bambaşka bir alem idi.

Öğrencilerin “kefere” makulesine bakış açıları hiç de o kadar sevecen değildi.

Hele içlerinde bir coğrafya öğretmeni var idi ki öğrencileri aşağılamakta üstüne yoktu.

“Akdeniz iklimi, yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı olmasının ötesinde pek bir şey de öğretememişti çocuklara.

O öğretmen bir kadındı. Talebeleri derse kaldırırken adlarını bilerek yanlış okur, böylelikle “kefereyi” yeterince aşağıladığını düşünürdü.

Antuan Dasiras adındaki Rum asıllı çocuğu, “Antoniiii Daziros: Derse kalk!” diye höykürerek derse kaldırırdı.

Bu aşağılama sınıftaki Türk olmayan bütün çocukların başına gelmişti.

Henüz çocuk yaşlarda olan öğrenciler pek mana veremedikleri bu muameleye sessiz sedasız katlanıyorlardı.

Bu satırları yazan kişi bunun böyle olduğunu sandı uzun bir süre.

Taa ki..

Okulu bitirdiği yıl arkadaşlarından o öğretmenin öğrenciler arasındaki lakabını öğreninceye kadar.

Öğrenciler o coğrafya öğretmenine “seyyar kerhane” lakabını takmışlardı.

Doğrusu lakabı pek de yakışmıştı.

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM