25 Ekim, 2020

Yarı karanlık bir gecede, ellerimin duvardaki tabloyu aradığını fark ettim. Tabloyu buldum ve onu okşamaya başladım.  Tablodaki kabartmalar, el izi ile günden güne yıpranmıştı. Gözlerimi açtığımda, duvardaki saat, sabaha karşı dördü gösteriyordu. Her gece uyumadan bu tabloya dokunup uyumak benim için kutsal bir alışkanlıktı.

Başka bir alışkanlığım daha var. Her gün, keçi gübresiyle dolu olan yolu takip ederek, geniş gövdeli, derin oyuklu çam ağacının oyuğunda hayallere dalarım. Tekrar tekrar aynı hayalin peşine takılırım. Özellikle ilkbahar mevsiminde köyümüz canlanır, kuş cıvıltıları ve rengârenk çiçeklerin arasında kendimi daha özgür hissederim. En çok da ellerimi düşünürüm; bir başkasının sıcaklığını tatmadan öleceğinden korktuğum ellerimi.

Saat dört buçuk gibi tekrar uykuya daldım. Saatin acı çığlığını duyduğumda artık saatin yedi olduğunu gördüm. Gayrı ihtiyari gerinmek için ellerimi açtığımda yanımda bir kadının uyuduğunu fark ettim. Korkarak yataktan fırladım. Tabloya dokunmak için kalktığımdan bu yana iki buçuk saat geçmişti. Bu süre içerisinde nasıl olmuşsa yanıma birisinin geldiğini hissetmemiştim. “Sen de kimsin? Burada ne işin var?  Neden ben?” gibi sorular sormak istedim ama kadının yüzündeki huzurlu ifadeyi görünce sessizliğimi korudum. Kadının kıvırcık kızıl saçları ensesini örtüyordu. Açıkta kalan elleri yatağın üstünde savunmasız bir şekilde uzanıyordu. Yataktaki kıvrımdan kadının bacaklarını kendisine doğru çektiği anlaşılıyordu. Köydeki kadınları tek tek gözümün önüne getirsem de bu kadına benzeyen birisini hatırlayamadım. Kadının ellerine dikkatlice bakarak bir yüzük aradım ama bulamadım. Yatağın yanında bir çift ayakkabı ya da en kötü ihtimal bir çift terlik aradım ama boşluktan başka bir şey göremedim. Kadın, yalınayak mı gelmişti?

Gitmem gerekiyor, köy beni bekler. Ayakuçlarımda yürüyerek uzun holden geçtim ve banyoya yöneldim. Her gün banyoda ayaklarımı bastığı kırmızı paspas, bugün gözüme farklı gelmişti.  Her gün yüzümü yıkadığım lavabo, lavabonun üstünde duran ayna ve aynadaki görüntüm farklıydı sanki. Aslında her şeyiyle sıradan bir insanım. Yüzümde dikkati çekecek bir ayrıntı, beni diğer insanlardan ayıracak bir özelliğim bile yok. Kahverengi gözlerim ve basık bir yüzüm var. Neredeyse hiç gülmediğim için yüzümde bir kırışıklık bile yok.  Bende olan; sıradan bir yüz, ifade ve ruh, başka bir şey yok.

Aynada kendimi incelerken ansızın yüzümde bir kırışıklık yakaladım. Yüzümdeki bu kırışıklığı sevdim. Bu kırışıklığa sebep olan yatağımda uyuyan tanımadığım kadındı. Sıradan yaşantıma geri dönmeliydim ama ne yaptıysam aklımı ondan öteye çeviremiyordum. İçimden tanımadığım bir insan bana el sallıyordu. Belki de bu kadın, ellerimin yalnızlığına, yüzümdeki kırışıklık isteğine karşılık gönderilmiş bir hediyeydi. Fakat böyle hissetmeye alışık değildim. Böylece aynanın karşısında ne kadar vakit geçirdiğimi bilemedim. Gitmem gerekiyor, köy beni bekler. Bugün hiçbir yere gidesim yok, sadece evde huzurla uyuyan kadını seyretmek istiyorum. İçimde alışık olmadığım duygularla karşılaşınca, pişmanlık duydum, o sırada elimde sopa olsa bir güzel döverdim de kendimi. Nerdeyse aklımı sürüye sürüye götüreceğim yoksa kalbim mi yoksa ruhum mu, neyse gelmeyen, sarsıp yerinden, kendine gel diyeceğim. Ama diyemiyorum. Sadece evde kalıp huzurla uyuyan kadını seyretmek istiyorum.

Yirmi adım sonra camiye vardım. Yüz ifademden bir şey anlaşılmasın diye içimden telkinler veriyordum. “Her şey aynı hayatımda, değişen bir şey yok.” diyordum. Cemaat toplanmış, beni bekliyordu. Cemaatten biri olan Mehmet Efendi, ilk defa namaz kıldıracaktı eğer ben son anda yetişmeseydim. Şu ana kadar hiç geç kalmamıştım.  Herkes bana bakıyordu sanki. Yüzümdeki kırışıklığın sebebini soracaklardı belki de. Neyse ki mihraba geçmiş ve cemaate sırtımı dönmüştüm. Şimdi rahattım. “Dön artık, normal yaşamına dön, konsantre ol!” dedim içimden tekrar tekrar.

Sesim camide yankılandıkça, bu yankının rüzgâra kapılmasını, bahçedeki sümbüllerin kokusunu da alarak, evimdeki açık pencereden ya da açık kapıdan içeriye girerek kadına ulaşmasını ve kadının içinin huzurla dolmasını istedim. Böylece farklı bir tınıda ilk defa ezanı okudum.  

                Tespihler çekilip dualar da okununca artık eve gitme vaktim geldi. Tek istediğim, sabah yaşadığım şeyin gerçek olmasıydı. Gözlerimin ya da aklımın bir oyunuyla karşılaşabilirdim. Bu durumda keçi gübresiyle dolu olan yolu takip ederek yine çam ağacının oyuğunda hayallere dalmaktan başka çarem kalmayacaktı. O yoldan geçmeyi seviyordum. Dün, keçi gübresiyle dolu olan yoldan geçerken, kaç tane gübre kırıntısı varsa o kadar aynı dileği içimden geçirmiştim. Yaşamımda bir farklılık, farklılık, farklılık diye diye sayamadım bile kaç defa dilediğimi. İşte belki de bu sayısız kez tekrarlanmış dileğin bir karşılığıydı, evde uyuyan kadın. Acaba uyanmış mıydı?

Camiden çıktım, eve varmama yirmi adım var. Canımın sıkıldığı zamanlarda evle cami arasında kim bilir kaç kere adımlarımı saymışımdır. Hep yirmiye vardığımda ya camideyimdir ya da evimde. Sayıyorum içimden; bir, iki, üç, dört. Yolun ortasında bir kedi öylece durmuş, gözlerini bana dikmiş, kıpırtısız bakıyor. Baktım kedi istifini bozacak gibi değil, o kazanıyor ve yolun diğer kısmından geçiyorum. Beş, altı, yedi. Ne inatçı kediler var şu dünyada. Sekiz, dokuz, on. Acaba kadın uyandı mı? On bir, on iki, on üç. Evde umarım kahvaltı yapacak bir şeyler vardır. Yumurta haşlarım hem de iki tane. On dört, on beş, on altı. En son kiminle kahvaltı yapmıştım, hatırlamıyorum bile. On yedi, on sekiz, on dokuz ve sonunda yirmi. Bahçeden yayılan sümbülün kokusu bugün daha güzel, derin derin soluyorum içime. Annemin, evlendiği dönemde anneannemin verdiği hediyeymiş sümbül soğanı. Annem zaman içinde çoğaltmış sümbülleri. İlkbaharda annem de benim gibi derin derin soluyarak “annem kokuyor”, derdi.

Sümbül kokusunu içime çekerek içeriye girdim.  Yine ayakucunda yatak odasına doğru yöneldim. Sonra kadının yine aynı şekilde uyuduğunu görünce mutlu oldum. Bu bir hayal değildi. Kadın kıpırdanır gibi oldu. Gözlerinin ve sesinin rengini merak ediyordum bir de yüzünde gülümseme kırışığı olup olmadığını. Aslında daha başka sorular sormam gerekiyordu ama kadının sessizce uyuması bile bende garip bir huzurun nedeni olmaya yetiyordu. Gözlerini açtığında, kocaman bir çift maviydi karşımdaki. Gerinerek kıpırtısız duran ellerini açmaya çalıştı. Bende çıt yok, izliyorum. İlk cümleyi ondan bekliyorum. “Özür dilerim rahatsız ettiğim için ama öyle derinden çağırdın ki beni, gelmeseydim olmazdı, geç bile kalmış olabilirim”, dedi. Dilim bağlandı, ne demem gerektiğini bilmiyordum. Ancak “Ben mi çağırdım seni ?” diyebildim. Kadın, sorumu duymamış gibi “Kediler, kin tutmaz”, dedi. Kedileri sevmezdim ve dahası korkardım da biraz. “Korkmana gerek yok, sadece izle”, dedi, sanki aklımdan geçenleri okuyormuş gibi. “Kedi, battaniyeyi çekiştirip yaladığında, anne sıcaklığını yeterince tatmadığı anlamına gelir, bunu unutma” dedi kadın. Ağzından çıkan cümleler bilmece gibiydi. “Merak etme anlayacaksın” diye karşılık verdi.

Tam o sırada, kapı çalındı. Yatak odasının kapısını örterek, dış kapıya yöneldim. Kapıda duran Mehmet Efendiydi. “Merak ettim, bir şey mi oldu acaba, bugün biraz farklıydın, geç kalmazdın hiç” dedi.  Bir açıklama getirmeliydim ama kafamda bambaşka sorular vardı. “Hastalanıyorum galiba” deyiverdim en sonunda. Mehmet Efendi, “öğle vakti yaklaştı, gelmeyince merak ettim, sabah da biraz gariptin” dedi. Camiden eve geliş süresinin bu kadar kısa olduğuna inanamadım, süre yeterli gelmemişti, ne çabuk öğle olmuştu, hâlbuki ki çözmem gereken şeyler vardı. Kapıyı çektim ve yirmi adım sonra birlikte camiye vardık. Aklım, bir kadının gelişinde ve gidişindeydi şimdi. Kadın, kediler, anne sıcaklığı bunlar ne oluyordu şimdi, hiçbir şey anlamıyordum.

Öğle ezanına kediler, sonra kadının gözleri ve gizem dolu sözleri bulandı. Soru işaretleri gittikçe arttı ve içinden çıkılmaz oldu. Yine de cemaat bir şey anlamasın diye uzun süre uğraştım. Aklım ilk defa ezanın bitiş anına odaklandı. Tespihler çekilip dualar da okunduğuna göre, eve koşa koşa gitmeliydim. Bahçedeki sümbüllerden derin derin soluyarak içeriye girdim. Bu sefer saymadım adımlarımı ama adımlarımı büyük büyük atarak sayıyı ona indirmiş olabileceğimi düşündüm. Yatak odasının kapısı, bıraktığım gibi kapalıydı. Kapıyı açtım ve doğruca yatağın içine baktım. Ama yatakta kimse yoktu. Kıvırcık kızıl saçlı kadın gitmişti. Kapının menteşelerinden aşağı bütün ağırlığımı vererek çöktüm.  Kadını çağıran ben miydim? Sonra kedilerle ilgili söylediği aklıma geldi. Birden kapıdan içeri gri bir kedi girdi,  kedinin gözleri! bu gözleri tanıyorum ama nereden? Sarı ile yeşil arası bir renkteydi gözleri. Kedi evde amaçsızca geziniyordu. Bana yanaşmasın diye yatağın üstüne çıktım. Onu tepeden takip ediyordum. Kedinin amaçsızca gezinişine alışınca yatağımı, birkaç saat önce dolu şimdi ise boşalan yatağımı incelemeye başladım. Yatağın kıvrımına onun gibi uzandım. Yastıkta bırakmış olabileceği bir saç telinin peşine düştüm. Kokluyorum yatağı, sümbülleri kokladığım gibi. Gözlerimi kapatarak kadının yüzünü hayal ediyorum. Gözümü açtığımda, kedinin hemen yanıma gelmiş olduğunu görüyorum. Korkuyorum. Kedide bir gariplik var ama çözemiyorum. Yatağın üstünde debeleniyor. Yorganı ağzına dayayıp, yorganı emiyor. Bu sırada kadının sözü ile bu durum arasındaki bağı çözmeye çalışıyorum. Kafamda şimşekler çakıyor.

On yaşındaydım, bir sokak kedisini sahiplenmiştim. Kediyi, evden gizlice getirdiğim yiyeceklerle besliyordum. Annem, kedileri sevmediği için kızardı bana. Bir de kediye bakamazmışız. Bir karton buldum, üşümesin diye derme çatma bir ev yaptım ona. Kedi böylece her gün uğrar oldu bu karton eve. Yalnız bir, iki, üç gün derken bir hafta boyunca hiç gelmedi kedi. Gözlerim yolda, umutsuzca kediyi bekledim, bekledikçe kızıyor ve endişeleniyordum. Gri renkli, sarı ile yeşil arası gözleri olan kedim gelmiyordu. Kedim beni terk etmişti. Kediye bileniyordum, eğer gelirse ona neler edeceğimi düşünüyordum. Cezası olmalı bu yaptığının ama ne ceza vermeli? Bir hafta sonra her şeyden habersiz kedim, tıngır mıngır yürüyerek kartonun yanına geldi. Sırnaşmasına bile fırsat vermeden onu kutuya hapsettim. Kedi aç susuz, bağıra çağıra, üç gün kartonun içinde yaşadı. En sonunda sesi kesilmeye başladı. Kokusu etrafa yayılınca öldüğü anlaşıldı. Kimse beni suçlamadı.

  Neden sonra tablodaki kadının saçlarının da kızıl olduğunu, zaman içerisinde dokunuşlarla renginin aşındığını fark ettim.  Tabloya dokunmadan ve keçi gübreli yolu takip edip hayallere dalmadan geçireceğim günlerin kıyısında olduğumu fark ettim. Kızıl saçlı kadına teşekkür ettim bir de evde dolanan gri kediye.

HATİCE ÇAKI

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM