25 Ekim, 2020

Körez ışıkların yalnızca kendini aydınlattığı kaldırım taşları arasına saklanmış, eski zaman düşlerinin içinden gelen üç gölge, usulca bembeyaz duvarların arasından belirdi. Bu zamanın apansız karanlığında değil de geçmiş zamanların cıvıltılı aydınlığında buldular kendilerini.

O sırada kadehlerini şerefe kaldıran Eşref’le Şeref, sokağın ortasında birden belirip yüzlerini okşayarak geçen üç gölgenin farkına vardıklarında göz göze gelmeleri ve ağızlarına doldurdukları mereti birbirlerinin suratına püskürtmeleri bir oldu.

Annelerin bir ayakkabı için günlerdir ağlaşan mızmız çocuklarını kulaklarından çeke çeke getirdiği köselecilerin el yapımı ayakkabılarının kokuları sızdı, şimdiki zamanda bomboş olan dükkânların kapılarının altından. Renk renk ayakkabıların parlaklığı yalnız mızmız çocukların gözlerinde değil, o sırada sokakta süzülen gölgelerin de gözlerinde ışıldadı. Gölgelerin gözleri yavaş yavaş aralandı. Birinin gözleri deniz mavisine bulanmıştı, diğer ikisinin de zeytin karasına.

Tenekecilerin sesleri arasından hızla geçip gittiklerinde tenekeciler işlerine kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki o anda Sûr üflense onun sesini bile duyamayacak kadar hınçla dövdükleri tenekelerinden çıkarıyorlardı bütün yaşam telaşlarını. Bu yüzden dövdükleri ve şekillendirip süsledikleri yalnızca tenekeleri değildi. Kadehlerini tokuşturmaya devem eden Eşref’le Şeref bu sesleri de duyduklarında mereti fazla kaçırdıklarını anlayıp hızlıca evlerine doğru seğirttiler.

Sokaklarda usulca ilerledikleri sırada köftecilerin ve dondurmacıların kokuları arasında söyleşen, bağrışan, çığrışan, susuşan en çok da bekleşen hatta gürdeşen kahvehane ahalisi; yanlarından geçen gölgelere bakmakla yetindiler. Hoter şapkalarını kafalarına geçirmiş kara böcekler gibi kim bilir kaç saattir, kaç yıldır, kaç zamandır oturdukları sandalyelerin şekillerini almışlardı neredeyse. Zamanın içinde görmedik şeyleri kalmadığından olsa gerek, şaşırma duygularını yitirmelerinden mütevellit, bu zamanda yaşamamalarından sebep; hepsi sokaktan geçen bu üç gölgeye korkuyla değil sevecenlikle bakabilmişlerdi. Üç gölge selamladı kahvehane ahalisini, ahali sandalyelerinden yavaşça doğrulur gibi yapıp hoter şapkalarını tutaraktan “ve aleyküm selam” diye bağırıştı bomboş kahvehanenin içinde. O sırada hasbel kader çamaşırları toplamak için gecenin karanlığında evin balkonuna çıkan Emine gelin duyduğu seslerin, çok uzaklardaki bir mencûlustan geldiğini sanarak etrafına bakındı ama kimseleri göremedi. Sesler giderek artmaya başlayınca önceden kahvehane olduğu besbelli dükkânın içine baktıysa da hiçbir şey göremedi. Bu eski kahvehanenin önünden geçen cisimsiz üç gölgeyi de görmemezlikten geliverdi. Nasılsa gölgeler bu zamanda dolanmalarına rağmen eski zamanının insanlarının bulunduğu sokaklardan sessizce ilerlemekteydiler. Geçtikleri her sokakta yalnızca kendi düşlerini değil geçmiş zamanın düşlerini de peşi sıra sürüklemekteydiler.

Böyle, düş toplaya toplaya, gölgeler karanlık sokaklarda uzadıkça, her ne olsa da çocuklar görmemezlik edemediler. Karaltılar pencerelerinin üzerine vurduklarında, hala uyumamak için direnen veletler, Karagoncalosların geldiğini düşünerek yorganların içlerinde kapaklandılar. Meraktan ve gün boyu yaptıkları patırtıya doyamadıklarından yorganın eteğinden kafalarını kaldırıp duran bu veletlere dadanan ve annelerinin uyumadıkları her fırsatta çağırdığı bu mahlûkatlar çocuklara yapıştı mı kolay kolay bırakmazlardı. Sabaha kadar onlara türlü türlü sorular sorarak varlıklarını sorgulatıp dururlardı. “Adın ne? Nereden geliyorsun? Anneni mi çok seviyorsun babanı mı? Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorular soran bu koncaloslara verecek yanıt bulamayan veletler korkuyla annelerinin odasına seğirtirken; az buçuk cesaretlenenler ise sorulan her soruya karşılık, verdikleri her cevapta ‘kara’ kelimesini geçirmek suretiyle bu mahlûkatların musallatlıklarından kurtulabiliyorlardı.

İşte adı Abdullah olan bu yiğitlerden biri Kara Abdullah oluyor ve aslen Pisili olmasına rağmen Karaböğürtlenli oluyor, Karagoncaloslara kök söktürüyor ve artık ne onlardan ne de bilcümle çocukları korkutan bütün hayali mahlûkatlardan korkmuyordu. Ama Karaböğürtlenli Kara Abdullah olmak kolay mı? Önce sınıfta, sonra bütün okulda bıyığı yeni terleyen yerden bitmeler onun bu adı ve lakabıyla matrak geçmeye başlıyorlardı. Tam bu günlerde babası, alacak davasından patronun adamları tarafından bir hiç uğruna öldürülüyor ve suç başka garibana atılarak birkaç yıllık hapislikten sonra dışarı çıkması bir oluyordu. Bütün bu haksızlıklara uğramaktan olsa gerek Kara Abdullah bu yeni lakabına uyar şekilde bütün vücudu kararmaya başlıyor ve okulda onunla dalga geçen ne kadar sümüklü okul arkadaşı varsa pataklıyordu. Artık kimse onun bu haliyle dalga geçemiyor, yüzüne bakıp bıyık altından sırıtanların bile bıyıkları sökülüyordu. Ne yapsın Kara Abdullah eve ekmek getirmek başa düşünce Dabakhane’de hemen Basmacı Deresinin yanına dizilmiş Topalların Mehmet Efe’nin dükkânında deri dabaklamaya başlıyordu.

Mehmet Efe; doğduğunda yaklaşık altı kilo olduğu için sıhhatli, canlı, diri manasına gelen Ercan ismi layık görülmüş; Kurtuluş Savaşı sırasında Serdengeçtiler müfrezesinin zeybeklerinden olarak Reşadiye dolaylarında korsanlara kök söktüren bu yiğidin adı Mehmet Efe olmuştu. Yıllarca o savaş senin bu savaş benim koşturduktan sonra doğduğu topraklara geri dönüp babası Topal Osman’ın deri dabakhanesinin başına geçiyor ve Topalların Mehmet Efe olarak anılıyordu.  Zaman bu ya, Kara Abdullah ve Mehmet Efe bir gün Asar dağının eteklerinde yurdu olan bülbül sesli Hamamcı Havse’nin evinde misafir olurlar. O gün yan komşusu öldüğü için şarkı söylemeyen Havse’yi bacağından bıçaklayarak ölümüne sebep olan Mehmet Efe bundan sonra Efe namını ve ismini de kaybetmiş. Yıllarca hapislikten sonra Topal olarak anılır olmuştu.

İşte o gün Asar dağına doğru tırmanışa geçen bu üç gölge şimdi kimsenin adını bilmediği Basmacı Deresininin yanından şöyle bir uzayıverip Havse gelinin evinin önünden geçerlerken dilden dile söylenen türküyü duymuşlardı:

Pek yokuşmuş cavır asarın yolları,

Gırılı da vermiş al garanfilin dalları,

Yakman da yakman başka da başka da elleri,

Beni de huran topal olunun Memedi.*

O sırada dağın eteklerine dizilmiş evlerden hiç ses çıkmamasına rağmen sokaklarda Havse geline yakılan bu türküyü peşlerinden sürükleye sürükleye ilerleyen bu üç gölge üç çocuğun kılığına girip biri Asar dağının tepesine doğru yemyeşil ağaçları aydınlata aydınlata koşturuyor, yatır olduğuna inanılan dağın tepesine yemyeşil bir ışık bırakıyordu; biri kamyon tekerinin içine su doldurup iki yanından soktuğu tütün değnekleriyle yokuştan aşağı var gücüyle koşturuyor; biri de gökyüzüne doğru uzanıp geceyi maviye boyuyordu. O gece bütün çocuklar mışıl mışıl uyuyor, bütün Karagoncaloslar çocukları rahat bırakıyorlardı.

Gökten üç zeytin düştü, darda kalmışlara, el uzatanların başına. Biri de hala sokaklarda koşuşturan, düşlerini peşi sıra sürükleyen çocuklara.

Soner Çakı

*Mehmet Ali Eren’in Öyküleri İle Muğla Türküleri kitabından alınmıştır. “Pek Yokuşmuş Cavır Asar’ın Yolları” türküsü.

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM