15 Temmuz, 2020

Birbirini tanıyan bilen, gerektiğinde birbirine yardıma koşan, birbirini koruyup kollayan insanların yaşadığı o sıcacık mahalle miti acaba arkasında nasıl bir şey saklıyor?

Gelenekleri ve insancıl değerleri sürdüren ve halk sınıfını temsil eden Sinekli Bakkal’ındekine benzer mahalle kategorisi varlığını yer yer sürdürüyor.

Bu tür mahallelerdeki olay örgüsü siyasal, toplumsal, dinsel sorunlarla örülmüş olarak topluma yayılıp genişleyen bir karaktere sahiptir.

Bu bakımdan mahalleler aslında iktidar odaklarının arka bahçeleridir. Burada yaşayan insanların sevinçleri ve acıları dönemin ne tarihsel-toplumsal koşullarından ne de siyasal konjonktürden soyutlanabilir.

Kapalı devre sosyallik, bir kabilenin olabileceği kadar sosyalliktir. Mahalle farklı olana vahşi “aynılıkçılık” dayatan bir aynılıklar kalabalığıdır. Mahalle bu bakımdan aile içi/dışı iletişimsizliğin, militarist ruhların ve dar kalıpların alanı olarak anlaşılmalı.

İnsanların mahalle ahalisi olarak konumlanışları ve bu ilişki ağı içindeki rolleri büyük metropollere rağmen varlığını sürdüren bir olgu. Mahalle iktidar-taraftar/merkez-çevre ilişkisinde periferiyi temsil ediyor. Egemen ataerkil kültürün bir tür yerel muadili olarak mahalle, iktidar proto-faşizminin üretildiği laboratuvar niteliğinde bir mekân. Öyle ki, sistemin mikro-yerel düzeyde yeniden inşası bu mekânda gerçekleşiyor. Zira mahalle devleti sorgulamaz aksine erk ilişkilerini mikro bir evren içinde yeniden üretir.

İktidar sahiplerinin sakinleriyle aralarında katharsis bir ilişki kurduğu ve vice et versa kendisini liderinin yerine koyarak Aristo’nun nun Poetika’sındakine benzer bir  ruhsal arınma yaşadığı mahalleli bu beklentiye olumlu yanıt veriyor.

Mahallelinin her türlü algı operasyonuna olumlu cevap vermesinin nedeni aidiyet bunalımıdır.

Bu çapraşık durum siyasiler ile mahalleli arasında kurulan klientalist ağ nedeniyle böyledir. Müşteri olarak görülen ve kendisiyle pragmatist ilişkiler kurulan mahalleli, hak/hukuk ihlallerine, belgeli yolsuzluklara, ahlaki ve vicdani suçlara, sosyal yardımlar karşılığında gözlerini kapayarak pragmatist bir tavır takındı. Mahallelinin siyaseten sınıfsallaşamamasının nedeni işte bu girift klientalist ilişkidir. Bu bakımdan mahalle aslında sınıfsızlarla aidiyetsizlerin barınağıdır.

Hızlanan kentleşmeye dayalı değişim merkezde daha etkili olurken, çevreye daha geç yayılıyor.

Tüketim kültürünün hâkimiyeti altına girmemiş, iktisadi aklın yegâne yöneten olmadığı, gösteri toplumuna dönüşmeyen bir yer kaldı mı? Bence kalmadı. Teneke mahallesi de bu değişimden nasibini aldı.

Teneke mahallesinin ana karakterinin iktidar uğrağında konumlanış tarzı iki seçenekten daha fazlasına olanak tanımıyor. Bu seçeneklerin her ikisi de muhafazakar militan profil çizen bir tipoloji ortaya çıkarıyor.

Bu ana karakteri bir mahalle topografyası içine yerleştirdiğinizde oradan aynı şekilde düşünen, başka mahalleden olanı dışlayan, tek tip görünüşleri ile insanları robotlaştırmaya bir adım daha yardım eden kabadayıdan başka bir şey elde edemezsiniz.

Kabadayı, dayanışma ve yardımlaşmayla mahalle kavramına hâkim olması gereken iyimser havanın içine yedirilmiş bir olumsuzlamadır. Kabadayı, namus bekçiliği yapmak, vatan-millet-sakarya güzellemeleriyle muhalif herkese karşı kin beslemek, örf, adet ve gelenekler çığırtkanlığı yaparken “karı kıza gitmek“ gibi ahlaki kriz anlarından oluşan bir toplamdır. Bu yönüyle faşizan kitle mobilizasyonunun baş kışkırtıcısıdır.

Oral takıntıları ve mülkiyet hırsı nedeniyle doyumsuzluklar yaşayan, dışlanmışlık ve aşağılanma yüzünden aidiyet bunalımlarına kapılan bu protagonist kapitalist meydan okumalarla baş edemez. Bu mahalle protagonistinin feodaliteye ait ataerkil inanç paradigmalarını kullanarak modernist-kapitalist olgularla baş etme uğraşı, iki sistem arasındaki sert geçişleri başaramamış olması yüzünden başarısızlığa baştan yazgılı, boşuna bir uğraştır.

Despotik bir imleyene bağlı ahlak kodlarının dışında bir yaşam tarzının pek mümkün olmadığı mahalle bu yönüyle bireyde arzunun akışkanlığını kesen bir habitat biçimi.

Toplum içinde aralarında geçiş olmayan bölmeler ve sekter adacıklar şeklinde kendini belli eden bir olgu olarak mahalle siyasi karakteri ne olursa olsun aslında muhafazakar bir yer.

Sağ‘ın mahallesi, baskı ve sömürüye alın yazısı diyen, manevi kuvvetlere kayıtsız koşulsuz teslimiyetin halkı kurtaran bir güç olduğunu iddia eden kaderci felsefenin uyukladığı bir yer.

Osmanlı’dan laik Cumhuriyet’e sert geçişin yaşandığı Kemalist devrim kavşağında kimlik sorunu yaşayan dini hassasiyetleri yüksek sağcı mahalleli, kendisine “şanlı tarihten” yeni aidiyetler kotarma arayışı içinde. Beş yüz küsur sene öncesinin azametinden (Osmanlı) ve fetih fantasmalarından kendine bir aidiyet bulmaya çalışan sağcı mahallenin bir kimlik bunalımı yaşadığı doğrudur. Ancak bu kimlik bunalımı değişik görünümler altında aslında solcu mahallede de var.

Dar gelirli ve taşra kökenli halkın yaşadığı kenar mahalle herkesin biraz içerisinde hissettiği dışlanmışlığa seslenir. Bu homojen habitatta asıl sorun, iktidarın kuşatması altındaki adama öte taraftan değil tam da içerisinden yaklaşabilmek zorluğudur.

Çünkü bu adam  bazen toplumsal düzenden sıyrılarak özerklik ilan etmiş biridir. Entelektüel dağarcığı buna müsait etmediği durumlarda ise iktidar zırhının içine gizlenen biri. Üstelik bu adam herşeyi bildiğini düşünen kibirli biri. Daha da fazlası, iktidarla işbirliği içinde geçmişin hıncını bugüne taşıyan bir rövanşist. Bu adamın aidiyet duygusu çocukluktan itibaren çalınmıştır. Bu yüzden dışlanmış, hakir görülmüş olmanın hırsını iktidara muhalif herkesten çıkarmaya çalışır.

Lehçesi, giyimi ve davranışları nedeniyle modernitenin hâkim kültürü tarafından sürekli yargılanıp toplum dışına itilmiş bu tipoloji, şiddet aracılığıyla ‘değersizlik vektörünü’ tersine çevirmeyi umuyor.

Bu tipoloji düşmanını cezalandırırken, düşmanına verdiği korkunun aşağılanmaya son veren öforik ruh hali içinde şiddeti yüceltir. Düşmana verilen korkunun mahalleliye, çoktan kaybettiği kabulü, takdiri ve özsaygıyı yeniden kazandıran bir işlevi vardır. Şiddet eylemciyi kahraman mertebesine kadar yükseltir. “Şu ana kadar beni hep yargılayıp hakkımda hüküm verenleri şimdi ben yargılayıp mahkûm ediyorum” algısı, şiddet uygulaması için önemli bir motivasyon kaynağına dönüşür. Şiddet diyalektiğinde kurbanla cellat böylelikle yer değiştirmiş olur.

Ontolojik olarak bireyin tüketim toplumu ve kapitalizm çelişki içindeki bulantısına cevap vermeye çalışan ve daha çok “ayaktakımının“ yaşama tutun(ama)ma sorunsalına nihilist bir yanıt olan şiddet, medeniyet ve barbarlık ikileminde sarkacın barbarlıktan yana açılmasına neden oluyor.

Ne olduğu hakkında kesin bir sonuca varamadığımız bu profil hakkında bazı akıl yürütmelerinde bulunabiliriz. Mesela benlik inşaası sırasında izlediği güzergah üzerinden hakkında bir takım analizler yapmak mümkün.

Bu adama devletin ideolojisini zerk eden kim? Perişan varoluşunun yüzeyinin altında saklı olan kirli özü ona sağlanan iktidar olanakları açığa çıkarıyor.

Solcu mahallenin entelektüelinin bu profile üstten bakan sert söylemi bu tipolojiyle baş etmemizi zorlaştırıyor. Psikopat, suçlu, katil, feodal düzen artığı tanımlamalarını dört başı mamur kuramsal çerçevelerin içine yerleştirmekle, iktidara militan üreten düzenekleri yapısökümüne uğratmış olmuyorsunuz.

Bu tipoloji savlandığı şekliyle eğer bir sonuç değil de bir tercih ise daha da sıkıntılı bir durum ortaya çıkıyor.

Ancak asıl soru şu, biz bu adamla neden uğraşıyoruz?

Bu soruya verilmesi olası tüm yanıtlar iktidarı yeniden üreten bu profille baş edemediğimiz gerçeğini değiştirmiyor.

Bu adamın toyluğu iktidar pratiklerinde törpülenmiş, cesaret dozu fazlasıyla artmış, öfkesi ise hiç olmadığı kadar sertleşmiştir.

Üstelik kendi mahallesinde etrafına örülen duvar, onun hayatına yaklaşma imkanımızı sınırlıyor. Kendi mahallesinde gizlenmeyi onurlu bir davranış olarak görmektedir. Her bir karşılaşma anı yaratıldığında tekrar tekrar görünmezliğini pekiştirdi. Her saldırıya uğradığında sosyal komploların arkasına gizlenerek kendini korumayı başardı. Bunu tek başına başardığını iddia etmiyorum.

Bu adamın bir mahallesi olmak zorunda. Denilecek ki, herkesin bir mahallesi yok mu? Özellikle cemaatçilik ruhunun baskın olduğu doğu toplumlarında mahalle aileden sonra ikincil önemde bir mikro sosyal evrene karşılık geliyor. Bu durum kutuplaştırılmış toplumlarda belki siyaseten doğru (Politically Correct) bir tavır.

Sol’un mahallesinde de, söyleyemediğimiz şeyleri onların korkusuzca söylemesine hayran olduğumuz öyle muhalif kahramanlar var. Bunların en uzlaşmasız olanlarını konformist yaşantılarımız için vekil olarak atadık. Korkularımız ve silikliğimiz için bize müthiş alibiler sundular. Olmayan cesaretimizin yerine devrimci bir ikame olarak işlev gördüler. Korkak insanlar örgütlü kötülüğün en büyük temsilcisi olan devlete karşı böyle kahramanlara ihtiyaç duyarlar.

Sistemin dışında olmaları yüzünden maruz kaldıklar işkence, baskı ve yenilgiler nedeniyle gün gelip delirdiklerinde bu kahramanların akıl sağlığını korumak için hiç bir şey yapmadık.

Onları sadece mitleştirdik, öyle ki, herkesin övgüyle bahsettiği o kutsal vatan sevgisi için duygusal şantajın ve sömürünün en doğrudan kaynağı haline getirdik. Temel izlekleri ölüm, delilik, yalnızlık, ulus, taşralılık, intihar, mitler, şiddet, devrim ve karşı devrim olan hayat denilen romanın içinde onlara baş roller verdik. Çünkü cesur olunmadığı zaman vicdan, insanın üstünden tüm ömrü boyunca atamayacağı trajik bir yüke dönüşür. Edebiyat bu anlamda korkaklığımıza estetik alibiler sunmayı sürdürüyor.

Solcu mahalle de, malını mülkünü yitirmişlerin üst sınıfla olan sorunlu ilişkilerinin dışavurumu olarak şiddet kullanımını olumladı. Proletarya mitinde şiddeti bir süreç olarak açıklamak kaygısı Marxist anlayışa uzun süreler boyunca hakim oldu.

Vicdan tezinde merkeze her şeye egemen bir özne olarak insanı koymayanlar, şiddete “devrimci şiddet” gibi bir güzelleme bulmuş görünüyorlar.

Devrimci şiddet ütopyanın inşasında araçsallaştırılırken, süreç içinde onu yadsıyan ve varlığına suikast eden bir olguya dönüştü.

Kuramsal gerekliliği her ne kadar kaçınılmaz görünse de, yeni ve barışçıl bir dünya ortak yaşama kültürünü aşağılayan şiddet olgusu yüceltilerek kurulamaz.

Devrimci, sağcı mahallenin kabadayısına bir karşı sav olarak görülmemeli. Böyle algılandığı zaman sistem karşıtı bir dinamik olarak değil de Robin Hoodvari başkaldırının ve romantik devrimci tutkuların stilize olmuş haline dönüşüyor. Bu Robin Hood, insanların çıkarcı riyakarlar olduğuna dair bir ön yargının sonucu olarak, yokluğu mutsuzluk yaratan bir havariye dönüştü.

Yoğun bir trafikte sıkışıp kalmışken ya da bir bankada hiç ilerlemeyen anlamsız bir sırada çaresizce beklerken birisine ayrıcalık tanınmasını veya yağmurda yürümeye çalışırken yanımızdan hızla geçen bir araba her tarafımızı ıslattığında, ya da soğuk ve kasvetli bir gecede bizi tek başımıza bırakan insanları düşünürken, bir sokak kedisi tekmelenirken, bir çocuk tacize uğramışken, polis bir göstericiyi öldüresiye döverken, bir dizide kahramanımız kötü biri tarafından öldürüldüğünde, yüzdüğümüz denizin kıyısına ölü balıklar vurduğunda, gözümüze soka soka bize yalan söylendiğinde hissettiğimiz bütün öfkelerin yansımasını onda buluyoruz. Ona söylencesel atıflarda bulunduğumuz bu kahramanın, kul sıkışınca imdada yetiştiği söylenen Hızır’dan farklı bir yönü kalmadı. En kötü vasfı ise sistemin aksaklıklarını onarıp devamlılığını sağlayan özelliği. Bu yönüyle artık asla bir devrimci değil.

Devrime eril bir sembolik yükleyerek onu mahalle ütopyasının merkezine yerleştirdiğinizde, romantik varoş devrimci tasavvura paralel biçimde, “hani benim gençliğim nerde“ ile “bir gün mutlaka“ arasında kurulan daha iyi bir dünya ve iyilik özlemini bu kahraman, cezaevi, işkence ve ölüm gibi yenilgi anlarından beslenerek gerçekleştirmeye kalkacaktır. 

“Şiddet yıkıcıdır ama yıkmak yaratıcı bir dürtüdür” der Bakunin. Marx, devlet aygıtının sönümlenmesini en sona ertelerken Bakunin bu süreci başa alır ve devrim olur olmaz özgürlük olması gerektiğini vurgular.

Sizce “Anarşist içtepiler” edinmişlerin mahallesi var mıdır?

Josef Hasek Kılçıksız

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM