8 Temmuz, 2020

inanmasaydık imkânsıza

hiç olur muydu mümkün?

“Geçen” bir şey olarak zamanı algılamak; kendini geçmişle geleceğin, dünle yarının ortasında bir yerlerde konumlandırmak; “hatırlamak” ve “öngörmek” insana özgü durumlar.  Geçmişi için kederlenip yarını için kaygılanmak da öyle. Tarihsel varlıklar olduğumuzun bilincindeyiz. Belki de en trajik yanı bu, insanoğlunun: Zamana bağımlı olduğunu, bir gün er geç öleceğini bilmek ve bu gerçekle yaşamak zorunda olmak! Evrim basamağında yukarılara çıkıldıkça, uygarlık düzeyi arttıkça bu bilinç de artıyor. Kurduğumuz uygarlıklar ve “uygar” insan, bu bilincin bir sonucu bir bakıma. Diğer yandan, insanoğlunun büyük “nevroz”unun kaynağında da yine bu bilinç yatıyor.

İnsanoğlunun, ölümlü oluşuna, bu değişmez yazgıya duyduğu öfkeyi, kırgınlığı, karşı çıkışı, ölüme umar arayışındaki o dokunaklı umarsızlığı “Gılgamış’la Enkidu”dan, “Orpheus’la Eurydice”ye değin bir dolu söylenceye sorsak da onlar bize anlatsa bir bir! Ölmez otları, âb-ı hayatlar hiç eksik olmamış masallardan. Bakmış ölüme çare bulamıyor insanoğlu, başka yollar aramış. Ölümsüzlüğün yolu bu dünyada iz bırakmaktan geçiyor demiş; dünyayı kocaman, göğe yükselen anıtlar, tapınaklar, zafer taklarıyla donatmış. Olmadı zürriyetine güvenmiş, onlarda yaşadığına inanmış. Dahası, kendinden üstün bir güce, dinin öte dünya inancına sığınmış. Sanat, daha doğrusu, ‘şiir, edebiyat ve güzel sanatlar’, bu kalıcılık ve ölümsüzlük arayışının artık bir hayli incelmiş bir aşaması.

Peki, insanoğlu ne zaman biriktirmeye başlamış? Tüketebileceğinden fazlasını üretmeye başladığı zaman. Kısacık da olsa, açıklamaya çalışalım: Ortaklaşacı toplumda “biriktirme” diye bir olgu yok. Olsa olsa, doğa koşulları gereğince, topluluk üyelerinin diyelim kış boyunca tüketebileceği miktarda bir yiyeceğin, kış için ambarlarda saklanması söz konusu olabilir. O da ortak kullanım için. Zamanla üretim araçlarının ve tekniklerinin gelişmesi, topluluk üyelerinin tüketebileceğinden daha fazla miktarda üretim yapılmasına neden oluyor.  Ardından zenginliklerin belli ellerde toplanması, bunun sonucunda da devletin ve sınıflı toplumun doğuşu geliyor. Tarihsel olarak bakacak olursak, “biriktirme” yöneliminin kaynağında bu ekonomik olgu var.

Kapitalizm ve dayandığı sermaye düzeni de “biriktirme” üzerine kurulu. Bu birikimin temelinde, “artık değer” adı altında emekçi sınıfların sömürülmesi yatıyor. Peki, egemen sınıflar üretim araçlarını ve böylelikle gücü ellerinde tutarken, emekçi sınıflara, ezilenlere, sömürülenlere ne kalıyor? “Umut” ve gelecek güzel günlere duyulan “inanç” tabii ki. Artık katmerli bir sömürüyle karşı karşıyayız.  Bir yandan emeğin sömürülmesi,  diğer yandan inançların ve umutların! Yani, dini ve hemen bütün dinlerin temelinde var olan öte dünya inancını kullanarak, geniş yığınları bu umutla, öldükten sonra mükâfatlandırılacakları inancıyla avutmak.

Onlar bunu hep yapıyor. Günümüzde artık çok daha donanımlılar. Başta geniş orta sınıflara yönelik olmak üzere, herkesin bir gün sınıf atlayabileceği umudunun diri tutulması, “tüketim” ve “sahip olma” güdülerinin sürekli kışkırtılması, bileklere durmadan yeni zincirler eklenmesine dayanan manipülasyon ve beyin yıkama yöntemleri, korkutma ve vaade dayalı inanç sömürüsünün yanındaki yerini, bir adım öne çıkarak almış durumda.  Bankalar ve sigorta kuruluşları gelecek kaygısını körükleyerek, reklam sektörü ve medya “sahip olmak için can attıkları sahte mallar” ve örnek “tatlı hayat”lar sunarak insanlardaki bencillik ve konformizmi pekiştirmek adına ellerinden geleni yapıyor. Pazarlanan: Özgürlük kisvesi altında düpedüz kölelik!  Hiçbir ürün saf değil artık, hiçbir “sınıf” da. Albert Camus’nun  ünlü “Hiçbir şey saf değil, işte bu yüzyılı zehirleyen çığlık!” sözü hiç bugünkü kadar anlamını bulmamıştı belki de.

Pandora’nın  Kutusu

Umut İlkesi! Ernst Bloch “İnsan tamamlanmamıştır,” der, “tamamlanmış olsaydı hayâlleri, ümitleri, tasarıları olmazdı.” Gelecek, içinde hep bir umudu barındırır. Nietzsche’nin, “Umut en büyük kötülüktür, sadece acıyı uzatır”  sözünü haklı çıkaracak durumlar olmaz olur mu, vardır tabii. Ama umut, umutsuzluğun içinde gizlidir çoğu zaman. -Bunu en iyi şairler bilir!- Şiirin, şairlerin en sevdiği temalardan biridir “umut”; şöyle bir taransa, içinde umut sözcüğü geçen, teması umut olan kim bilir ne çok şiir bulunur! Belki de umudun, umut etmenin bizzat kendisidir bu denli güzel olan da, biz boşu boşuna bir sihirli değnek işlevi yüklüyoruzdur bütün o hayâli cihan değerlere. O vuslatın, varışın, tamamlanmışlığın bizi daha mutlu kılacağını kim garanti edebilir sahi?

Mendilimde Kan Sesleri’nde “Umudu dürt/ Umutsuzluğu yatıştır” diyen Edip Cansever, “İnsan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça” der, bir başka şiirinde. Öyledir, bir uyumsuzluktur insan ama bir umuttur da aynı zamanda, “ölü olmadıkça”. Çünkü o uyumsuzluk bize sunulanın, verilenin, var olanın reddidir ve her ret, içindeki çekirdekte kendi özlemini, önerisini; yeni’nin, yeşerenin, farklı olanın  imkân ve ihtimalini taşır. Yeryüzünün büyük umutsuzlarının “büyük”lüklerinin temelinde, işte bu derin “ret” yatar.

Her çağda yenilenen Zeus’ların öfkesine karşın, insanoğlunun yüreğindeki umut ve isyan ateşi hiç sönmeyecek. Ateş hırsızı Prometheus’lar, inatçı ve itaatsiz Sysphos’lar hep olacak. Yabana atmamalı, kulak vermeli söylencelere. Yalan söylemez onlar!

Turgut Uyar’ın “Umuttur” şiiri nasıl bitiyordu?

“umut yoktur
kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek

çünkü umut kaçınılmaz gelecektir

bütün gümbürtüsüyle

umut kaçınılmaz gerçektir çünkü

biri Asya’da biterken sözgelişi, Şili’de öbürkü başlar”

Bu şiirdeki eytişimsel salınımı hep çok sevmişimdir. Umutla umutsuzluğun iç içeliğini, umudun galebe çalışındaki gümbürtülü kaçınılmazlığı, o dengesizliğin içindeki kıvılcımlı dengeyi. Şu umutsuzluk çağında, içi boşaltılmış kavramların başında gelen bir kavram olarak “umut”, galiba cümlelerimizde daha az kullanmamız ama daha çok duyumsamamız ve yaşamamız gereken bir duygu durumu. Gerçeğin huzursuz ve katmanlı doğasını, gerçeğe uymayan, uyuşturan, kişiyi kanmaya-kandırılmaya teşne kılan umutlara sarılmaya her zaman yeğ tutarak ama!

Dünyanın büyük ümitvarlarından, “tepeden tırnağa insan/ tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten  ibaret” Nazım Hikmet, “umut insanda!” der. Gelecek güzel günlerin şairidir Nazım Hikmet. Bedeni delik deşik de olsa inancı henüz büyük yaralar almamış bir çağın şairi. Kolunu ve yüreğini yaşadığı çağdan aşırıp, geleceğe atmıştır imzasını. Aslında bu kol ve yürek aşırma, bu “görünmezin arısı oluş”, şiirin özünde vardır ve her has şiir, bugünün nezdinde, geleceğe yazılmış bir mektuptur. En ümitvarından en umutsuzuna değin!

“Peki, ama ne zaman?”

Yıllar önceydi; televizyonda mı izlemiştim, yoksa bir yerde mi okumuştum, hatırlamıyorum ama okuduğum öykü (söyleşi? haber?) öykünün kendinden çok bendeki yankısı ve çağrışımlarıyla, mıh gibi çakılıp kalmış aklıma. Aklımdan çıkmayan, beni uzun uzun düşündüren bir yaşam öyküsü olmuştu, bunu çok iyi hatırlıyorum. Hâlâ genç bir adamdı. Şansı, hırsı ve olasılıkla oyunu kurallarına göre oynaması, onu çok genç yaşlarda büyük bir servetin sahibi yapmış, ama günün birinde çıkan bir yangın (bundan da çok emin değilim, bir iflas da olabilir ya da ikisi birden), nesi var nesi yoksa tümüyle yitirmesine neden olmuş ve bu yüzden hayata sıfırdan başlamak zorunda kalmıştı. Ama bu artık, paranın, hırsın, sahip olma tutkusunun olmadığı yeni, farklı bir hayattı. Küçük bir karavan, birkaç giysi; hepsi hepsi bu! Yaşadığı kayıp genç adama bir içsel devrim yaşatmış, onu kendi yaşamı ve hayatın anlamı üzerine bir iç hesaplaşmaya itmişti, dediğine göre. Mutluluğu bulduğunu, asıl değerli olanın hayatın bizzat kendisi olduğunu artık anladığını söylüyordu. Sahi, biz ne yapıyorduk? Ne için, kim için, hangi gelecek zaman için olduğunu bilmeden ya da bu konuda rasyonalizasyonlara sığınıp kendimizi kandırarak, hayatımızı boyuna erteliyor ve bize “güzel günler” getireceğine inandığımız o belirsiz zaman dilimi için çırpınıp çabalıyor olabilir miydik? Yaşam, bekletilebilip ertelenebilen nitelikte bir şey miydi? Yaşamı harcamayıp, bir kumbarada biriktirir gibi biriktirmek, zamanı gelince açıp harcamak mümkün müydü? Ya da, “para” dilediğimiz yaşamları bizim için satın alabilir, düşlerimizi gerçekleştirmemizi sağlayıp bize mutluluğun kapılarını açabilir miydi?

Hepimiz yaşamışızdır; duyduğumuz, gördüğümüz, tanık olduğumuz her ölümden sonra hayatın anlamını bir kez daha düşünür, hayata farklı bir gözle bakmaya başlarız. Kimi kez, böyle bir deneyimin ardından yaşamımızın bundan sonrası için yeni kararlar aldığımız da olur. Bu “aydınlanma” anlarının etkisi zamanla gücünü yitirir, toplumsal yaşamın o “normalleştirici”, “birörnekleştirici”, durup düşünmeye fırsat vermeyen acımasız akışı bizi yeniden etkisine alır, bir süre sonra o mahut çarka bir şekilde yeniden kapılıp gittiğimizi hüzünle farkederiz.

Carpe diem! Horatius’un bir dizesinde geçer. Ölü Ozanlar Derneği’ni izleyenler iyi hatırlayacaklar bu iki sözcüğü. “Anı yaşa, günü yakala, hayatın tadını çıkar” anlamlarına gelebilecek Latince bir söz. Gelecek hakkında kaygılanmak yerine yaşanılan anın değerini bilmeyi önerir. Temelini İlkçağın Epiküryen ve Stoacı düşünce akımlarından alan bir önermedir bu.

Cemal Süreya’nın, “Günler”deki, “Yüz yıl sonra şu anda yaşayan hiçbir insan, hiçbir kuş, hiçbir kedi, hiçbir yılan, hiçbir otomobil olmayacak dünyada. Hiçbir tanıdığın, hiçbir tanımadığın olmadığı dünyayı yaşanası düşünemiyorum. Başkalarının dünyası. Ne yapayım başkalarının dünyasını?” cümleleri bugünü yaşamaya, hayatın tadını çıkarmaya bir davet değil de nedir? Aynı cümlelerin bir benzeri düzyazı şiirlerinden birine de girer ama ilk cümleden sonrasını bu kez “Ayrı bir kardeşlik kanıtı değil mi bu? Hayat kanıtı. Birbirimizin her yönden çağdaşıyız” diye tamamlar.

Tarihselliğinden soyutlanmış, hiçbir “geçmiş” duygusunun olmadığı, “önü arkası, geçmişi geleceği, öncesi sonrası olmayan bir ebedi şimdi”ye övgü düzdüğüm sanılmasın. “Geçmiş ve gelecek yoktur, sadece şimdiki zaman vardır” önermesi, postmodernizmin de argümanlarından biri. Günümüzde yapılan biraz da bu değil mi? İnsanları “sonsuz” bir “şimdi”ye hapsetmek, tarihselliğinden, nedensellik duygusundan koparıp bir boşluğun içine atmak! Oysa “bellek” ve “eleştirel düşünce”, hem birey olarak, hem de iktidara, iktidarın dayandığı “safsata” ve “belleksizleştirme” iklimlerine karşı, korumamız gereken en önemli silahlarımız arasında. Es geçmemeli.

“Hayâl Et”!

John Lennon’ın unutulmaz şarkısı “İmagine/Hayâl Et”, “Cennetin olmadığını hayâl et/ Eğer denersen bu kolay/ Altımızda cehennem yok/ Üstümüzde yalnızca gökyüzü var” sözleriyle başlar. Lennon, dinin, mülkiyetin, ülkeleri birbirinden ayıran sınırların olmadığı, dolayısıyla hırsa ve açgözlülüğe yer olmayan, barış dolu bir dünya betimler şarkısında ve dinleyen herkesi bu hayâle katılmaya çağırır. Fransa’daki 68 hareketinin mottosu olan ”gerçekçi ol, imkânsızı iste” şiarı, insanın istem gücüne duyulan güveni, biz istedikten sonra değişmeyecek hiçbir şeyin olamayacağını, “imkânsız” denilenin statükonun bize bellettiği, bir çeşit illüzyonla değişmezliğine inanmamızı sağladığı bir çürük kaideden başka bir şey olmadığını haykırır kulaklarımıza.

Hayâller (ve irili ufaklı bütün hayâlciler) hem çıplak gerçekliği genleştirip renklendirerek hayatı anlamlı ve katlanılır kılar, hem de bugünden yarına yol alan o serinkanlı şimendiferin ufkuna serptiğimiz ateş kuşları olarak gönüllü sergerdeliğimizi-uç beyliğimizi yaparlar. Edgar Morin’e ait şu sözler, bakın ne güzel anlatır bu rolü: “İnsanın çılgınlığı nefret, zulüm, barbarlık ve körleşme kaynağıdır. Ama duygusallığın intizamsızlığı ve düşgücünün taşkınlıkları olmasaydı, imkânsız olanı istemenin çılgınlığı olmasaydı, atılım, yaratıcılık, icat, aşk ve şiir de olmazdı.”

Bir meyve nasıl yarınlarını özünde, çekirdeğinde taşıyorsa, doğa, toplum ve insan da kendi geleceğini öyle taşır içinde. Bütün niteliksel sıçrayışlar “ateşli bir sabrın”,  nicel bir birikimin sonucudur. Geleceğe dair düşlerimiz, kurgularımız, büyük düşçülerin büyük düşleri, ütopyalar, şiir, edebiyat, sanat, düşünce ve bilim eserleri,  geleceğe saldığımız cevval işaret fişekleridir olsa olsa. “Şimdi”den ç’alınan nefeslerdir bir bakıma onlar.  Çınlatır dururlar geleceğin kulağını, bugünden.

Nasıl ki bir yazar yazacağı bir kitabın konusunu, bazen aylar bazen yıllar boyunca kafasında gezdirir, kurar, şekillendirir, ondan sonra kaleme alırsa, doğa ve toplum da belki öyle, nice bir kafasında, teninde, hücrelerinde gezdiriyor, ondan sonra döküyordur kurgusunu k’aleme.

“Her şey birikir”: Alında elma… dalında alıç! “Dağ mı değil, ova mı/ Kent mi alan mı, değil/ Bir ülke insan birikir”. “Nedensiz bir çocuk ağlaması bile/ Çok sonraki bir gülüşün başlangıcı” değil midir?

Işığı ve karanlığı peteklerimize taşasıya doldurup şen ağustos böcekleri gibi doyasıya harcayacağımız bir dünyanın özlemiyle… Çınnn!

Perihan Baykal

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM