12 Temmuz, 2020

Bileklerindeki derin ip izlerine bakarken yaşadıklarını tüm yönleriyle düşünecek zamanı bulmuştu. Bu işe bir son vermeliydi. Anitta’nın ilk başlarda aşk oyunu gibi görünen ama sonradan çileye dönüşen yatak fantezilerinin ardı arkası kesilmez olmuştu. Her defasında başka bir şey kurguluyor, her gelişinde bedeninde ve ruhunda derin yaralar açıyordu. Aralarında artık normal bir ilişkiden söz edilemezdi. Karmakarışık bir birliktelikti bu. “Hiç değilse burada yaşamıyor, bu sevindirici,” diye düşündü. Bu kadın gelince düzeni altüst oluyor, her şey birbirine karışıyordu. Bazı geceler uyuyamıyor, yaşadıkları yüzünden kâbuslar görüyor, çoğu zaman geceyi uykusuz geçiriyordu. Her defasında, Anitta’ya karşı koyacağına ve kendisine bir daha böyle bir şeyi yaşatmasına izin vermeyeceğine yeminler ediyordu, ama olmuyordu. Her seferinde başa dönüyor, her şeyi en başından yeniden yaşıyordu.

Bu sefer kararını kesindi. İlk fırsatta gitmesini isteyecekti ondan. Sebebini soracak olursa da çekinmeden söyleyecekti. “Git ve bir daha dönme Anitta, bıktım bu sapıklıklarından, yaptıklarına dayanacak gücüm kalmadı!” diyecekti. Söylemesine söyleyecekti ama bir türlü sözünde durmuyor, her defasında kararından vazgeçiyordu. Bir çeşit kararsızlık içindeydi. Bu yüzden müthiş sıkkındı canı.

Böyle zamanlarda onu evde bırakıp çeşitli bahanelerle kendini sokağa atardı. Hiç değilse sokaklarda canı acımıyor, bedeni örselenmiyordu.

Bu sefer bir haftalığına gelmişti Anitta. Dört günü gitmiş, geriye çok fazla zamanı kalmamıştı. Ressam, “Çoğu gitti azı kaldı,” diye geçirdi içinden. Anitta’sız kalma fikri aslında içini acıtıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse ona iyice alışmıştı. Yokluğunda özlüyordu. Biraz düşündükten sonra, “Acaba gerçekten gitmesini istiyor muyum?” sorusuna cevap bulmaya çalıştı. Vardığı sonuç ne evet ne de hayırdı. Tam bir kararsızlık…

Daha ilk geceden kız yanında taşıdığı iplerle onu karyolaya ayak ve kol bileklerinden sıkıca bağlamıştı. Kullandığı her türlü materyali valizinde bulundurması ressamı iyice tedirgin etmişti. Belli ki yaptığı her şeyi önceden planlıyordu. Kız ressamın kol ve bacaklarını bağladıktan sonra bir kaç kat ipi de göğsünden göbek hizasından ve dizkapaklarının altından geçirerek bedenini üçe ayırmış, onu iyice hareketsiz kılmıştı. Sonrası ise sadece korkunç bir çaresizlikti.

O geceyi anımsamaya çalıştı. Yüzü yavaşça beyazlaştı. Bakışları bir noktada sabitlenip iyice derinleşti. Başka bir boyuta geçmiş gibiydi. Yanağında küçük seğirmeler oluşmuş, vücut ısısı normalin üzerine çıkmıştı. Birkaç damla ter alnından kayarak göğsüne indi.

Damda koşuşturan kedilerin gürültüsüyle bir an düşüncelerinden sıyrılıp kendine geldi. Bütün bunlara izin verdiğini düşündüğünde canı iyice sıkıldı. Ellerini saçlarında dolaştırıp hırsla kafasını yukarı kaldırdı. “Yuh sana, kalıbına tüküreyim senin, ne çaresiz biri oldun!” diye söylenip azarladı kendini. Biraz sakinleştiğinde yeniden dalıp gitti.

Kız onu sıkıca bağlamıştı, uzun uzun gözlerine bakmış, dudaklarını şehvetle öptükten sonra iniltili bir ses tonuyla, “Bekle beni bebeğim” demiş, sonra çıkıp gitmişti.

Anitta onu yatağın üstünde öylece bırakıp salona dönmüştü. Bir süre düşündükten sonra ani bir kararla garaja indi. Ressam garajın karanlık bir köşesini şarap mahzeni olarak kullanıyordu. Işıkları açmadı. El yordamıyla raflardan birinden eline geçirdiği ilk şişeyi alıp hemen yukarı çıktı. Merdiven başında şişenin üzerindeki tozları önce üfleyerek sonrada eliyle silerek yok etmeye çalıştı. Şişeyi kaldırıp ışığa tuttu, yeteri kadar temiz olmadığını görünce alıp mutfağa geçti.

Birkaç dakika sonra elinde şarap şişesi ve kadehiyle geri döndü. Bir yudum içtikten sonra kadehi ışığa tutup uzun uzun seyretti. Kırmızıdan öte bir renk yansıdı ışık kırılmaları ardı sıra. Gülümsedi Anitta. Güzel bir şaraptı. Her şey planladığı gibi gelişiyordu. Televizyonun karşısına geçip oturdu. Yatak odasındaki adamı sanki unutmuştu, bittikçe yeniden dolduruyordu kadehini. Kibrit alevinde yaktı sigarasını. Bir süre halkalar şeklinde yükselip tavan altında kümelenen duman izlerine baktı. Birkaç nefes daha çekip sonra kül tablasına basıp söndürdü.

Hafif hafif başı dönüyordu. İçine bir sevinç doldu. İçerideki ressamı düşündüğünde bedeni yavaş yavaş titremeye başladı. Birazdan kalkıp ona gidecekti. Son zamanlarda içinde kocaman bir boşluk vardı. Bu boşluk büyüdükçe büyümüş, onu da karanlığında yok etmeye başlamıştı. Son kadehi doldurup yatak odasına yöneldi. Ressam bıraktığı pozisyonda duruyordu. Sabırla kendisini beklemişti.

Sakin bir ses tonuyla, “Ellerimi çöz artık Anitta, bu yaptığın şey işkenceden farklı değil!” dedi.

Kadın kaşını yukarı kaldırıp kıkırdadı.

“Ya, öyle mi? Şimdi seni bulutların üzerine çıkarayım da gör, güzel bir yolculuktan sonra yeniden sorarım fikrini, ”dedi.

Elindeki kadehten birkaç damla şarabı dudaklarına denk gelecek şekilde ressamın yüzüne damlattı. Yavaş yavaş üzerindekileri çıkarırken ressamın hafif kıpırtılarla devindiğini, gözlerini yuvarlak kalçalarından bir an bile ayıramadığını gördü. Bu durum heyecanını körüklüyor, şehvet duygularını doruğa çıkarıyordu. Sonrasını hatırlamıyordu…

Ressam banyodaki aynaya baktığında vücudunda kızarıklıklar ve yer yer morluklar oluştuğunu el ve ayak bileklerinde derin ip izleri bulunduğunu hayretler içinde gördü. Hemen banyodan çıkıp yatak odasına geçti. Anitta gülkurusu yatak örtüsünü bir kuşak gibi belinden geçirmiş, sere serpe uyuyordu. Bakışlarını bir süre genç kadının vücudunda gezdirdi. Yüz üstü uzanmıştı. Uzun sarı saçları sırtının her yanına dağılmış, beline kadar inmişti, bu hâliyle kusursuz görünüyordu. Anitta’ya doğru birkaç adım atıp durdu. Kalbi göğüs kafesini zorlarcasına kütlemeye başlamıştı. Ani bir kararla kafasından geçirdiklerinden vazgeçti. Apar topar soyunup ahşap sandalyenin arkalığına koyduğu çamaşırlarını alıp sessizce odadan çıktı. Koridorda alelacele giyinip çabucak evden dışarı attı kendini.

Bahçeye çıktığında bir grup arının portakal çiçekleri arasında gezindiğini, toprağa düşen çiğ tanelerinin güneşin ilk ışıklarıyla yavaş yavaş yok olmaya başladığını gördü. Bahçe kapısını araladığında karşı komşunun kızı Zeynep’in kendisine gülümsediğini fark etti. Elini kaldırıp selamladı küçüğü. Zeynep, ressamın bu hareketine abartılı bir asker selamıyla karşılık verdi. Bileklerine yeniden baktı. Kol düğmelerini ip izlerini kapatacak şekilde ilikleyip yürüdü. Birkaç adım attıktan sonra geri dönüp baktı. Zeynep hâlâ ona bakıyordu. Yolun karşısına geçerek küçük kızı koltuk altlarından kavrayıp havaya kaldırdı. Portakal ağacından bir çiçek koparıp Zeynep’in saçları arasına yerleştirdi. Kızın kara gözlerinde bir ışıltı çakıp söndü. Kocaman bir gülümseme gelip yerleşti yanağına.

Hızlı adımlarla oradan uzaklaşırken, küçük kızın sokağı dönünceye kadar arkasından el salladığını gördü. “Hiç değilse beni öylesine seven bir dostum var, içinden geldiği gibi, küçücük bir dost,” diye mırıldandı.

Rıza’nın mekânına uğrayıp kahvesini içti. Belediye hoparlörlerinden duyduğu ölüm ilanı kanının kaynamasına, heyecanının artmasına yetti. Yerinden fırlayıp mezarlığın yolunu tuttu.

Mezarlık girişinde siyah metalik renkli lüks arabalar arka arkaya sıralanmış, arabaların başında şoförler elleri öne bağlı bekleşiyorlardı. Kulübedeki görevliyi başıyla belli belirsiz selamlayıp eski mezarlığa giden yola yöneldi. Birkaç kişi aceleci adımlarla yanından geçti. Altı, yedi yüz metre kadar yürüdükten sonra defin yerine geldi. Otuza yakın insan mezarın başında toplanmış, defin işlemine nezaret ediyorlardı. Uygun bir yere geçip durdu. Ortalıkta derin bir sessizlik hâkimdi. Sadece kuş sesleri ve mezarcının kazma ve kürek tıkırtıları işitiliyordu. Kimsenin ağzından çıt çıkmıyordu. Bakışlarıyla etrafı kolaçan etti. Dini telkin için gelmiş bir görevlinin bulunmayışı defin işlemi sırasında birazcık kargaşa oluşturduysa da uzun sürmedi. Üçü neredeyse yaşıt, yedi kadın ve tamamı orta yaşın üstünde bir gurup insan sıkıntılı yüz ifadeleri ile bekleşiyorlardı. En köşede, tek başına duran genç kadın diğerlerinden farklı görünüyordu. Yüzünde memnun bir ifade var gibiydi. Fötr şapkalı yaşlı ihtiyarın ayakta durmakta zorlandığı açıkça belli oluyordu. Solgundu ve sadece onun gözlerinde keder vardı.

Mezarcılar zemin seviyesine çıkıncaya kadar kabri toprakla doldurdu. İş tamamlanıp kürekler bırakıldığında hafif bir mırıltı duyulup yok oldu. Şık giyimli iki genç kadın, araya birkaç kişi sığacak şekilde bir boşluk bıraktıktan sonra yan yana durmuşlardı. İkisi de kaçamak bakışlarla birbirini kontrol ediyor gibiydi. Hemen yanlarında duran uzun boylu kumral saçlı adam, ressama oldukça ilginç geldi. Kırklı yaşların sonunda olmalıydı. Kılık kıyafeti ve duruşu ile diğerlerinden daha farklıydı. Üstünde kot pantolon ve sarı gömlek, gözünde kalın camlı, renkli çerçeveli bir gözlük vardı. Alnına düşen düz seyrek saçları arada bir esen rüzgârla tel tel ayrılıp sağa sola uçuşuyordu.

Yaklaşan kamyonetin sesi bakışları aynı yönde buluşturdu. Mavi tulumlu ufak tefek birisi araçtan inip kamyonetten birer ikişer tuğlaları indirmeye başladı. Kalabalıkta ani bir hareketlenme oldu. İhtiyar, bastonunun ucunu yerden kesip dikkatlice kontrol etti. Sonra geri dönüp titrek ve yavaş adımlarla ağaçların altına doğru gözden kayboldu. Diğerleri birer ikişer ya da guruplar hâlinde ihtiyarı takip ettiler.

İki kadın birbirinin ardı sıra uzaklaştı. Gülümseyen kadın mezara doğru birkaç adım daha atıp gözlüklerini çıkardı. Çıkardığı gözlüklerin ardından yüzünde iki yeşil gülümseyiş belirip yok oldu. Cebinden çıkardığı bez parçası ile gözlük camlarını oval hareketlerle uzun süre sildi. Ressamla kısa süre göz göze geldi. Mezara iyice yaklaşıp anlaşılamayan bir ses tonu ile bir şeyler söyledi. Sonra yandaki patikaya geçti. Geriye dönmeksizin omuzu üzerinden ressama kısa bir süre daha baktı. Yavaş adımlarla hiçbir şeye aldırmaz görünerek ağaçların arasında kayboldu.

Ressam kadının bıraktığı boşluğa bir süre daha bakındıktan sonra, “Kelebek kovalayan küçük kız çocukları gibi,” diye mırıldandı. Kendi kendine konuştuğunu fark edip eliyle ağzını kapattı. Utangaç bir bakışla etrafına göz gezdirip rahatladı. Herkes birer ikişer çekilmiş, geriye sadece kendisi ve tuğla ustası kalmıştı. Adam tuğlaları mezarın çevresine büyük bir titizlikle yerleştiriyordu. Ressam bir süre ustayı izledi. Sonra mezarın birkaç metre açığındaki manolyaların çiçeklerini seyretti. Yüzünü hiç görmediği bu mevta, mezardaki bu adam gözlerinde ve zihninde yavaşça canlanmaya başladı. Mezarlık girişindeki ağır hava ve araçların başında bekleşen şoförler aslında ilk ipuçlarını sunmuştu. Zengin ve güçlü biri olmalıydı. Arabalara bakılırsa yasa dışı bir şeyler çevirdiği ihtimali de akla yatkındı. İlk akla gelen yusyuvarlak bir yüzü, kocaman bir göbeği olabileceğiydi. Hatta parmak aralarına sinmiş sarı puro lekelerinden deri rengine hiç uymayan protez dişlerden söz edilebilirdi.

Bekleyenlere dikkatlice bakmıştı. Birkaçı hariç neredeyse hepsi mafya filmlerinin değme artistlerine taş çıkartacak cinstendi. Buraya kadar ölüyle ilgili entelektüel bir yoruma yol açabilecek herhangi bir izlenim edinmemişti. O hâlde bu adamın dış görünümünde bir incelikten bir zarafetten söz edilemezdi. Kaba saba birisi olmalıydı. Bekleyenler arasında duran iki kadın ilgisini çekmişti. Bunlar adamın, birbirinin varlığından haberdar olan ama ilk defa mezarlıkta karşılaşan sevgilileri olabilirdi. O zaman güçlü kuvvetli biriydi. Kadınlardaki giyim kuşama ve zarafete bakılırsa adamın iri yapılı hatta yakışıklı biri olduğu bile düşünülebilirdi. Çizeceği resmin ayrıntıları kafasında bir toparlanıyor bir dağılıyordu. Zihni karmakarışık olmuştu. Bütünün parçaları kafasında başka başka canlanıyordu. Her parça başlarda ayrı ayrı oluşuyor, bilgiler çoğaldıkça yerli yerine oturuyordu.

Mezarcı ustası işini bitirip ayrıldı. Kabrin başında kendisinden başka kimse kalmamıştı. Burnuna toprak kokusu geliyordu. Her defin işleminin ardından istisnasız bu kokuyu duyardı. Kırlarda, yeni sürülen ekin tarlalarında duyduğu toprak kokusuna hiç mi hiç benzemiyordu. Nemli, küfle karışık, ağır bir kokuydu. Hele hele yağmurdan sonra havaya karışan kokudan çok farklıydı ama yine de toprak kokusuydu işte. “Kaçınılmaz son!” diye geçirdi içinden.

Gördüğü daha önce katıldığı onlarca defin töreninden birçok yönüyle ayrılıyordu. Din görevlisi yoktu. Ağlayıp sızlayan akrabalar yoktu. Gördüğü insanların yüzlerine sinip kalmış donuk ifadelerden başka belirgin hiçbir ipucu yoktu. İzlenimleri çizeceği resimle ilgili ayrıntı vermekten hayli uzaktı.

Din görevlisinin bulunmayışı ciddi bir eksiklikti. Hangi dine mensup olabilirdi bu adam? Ama yine de bu resimin çizilebilir bir yanı olduğuna kanaat getirip sağına soluna iyice baktı. Toprağın üzerinde tuğlacı ustasının ayakkabı izleri küçük çukurlar oluşturmuştu. Eğilip içlerini toprakla doldurdu. Boydan boya zemini elliyle yoklayıp düzeltti. Sonra doğruldu. Bu sırada dudağına yerleşen ıslığın farkına bile varmadı. Başını yukarıya kaldırdı. Servi ağaçlarının sık dalları arasından süzülüp yere sağılan güneş ışıkları ilginç bir görüntü oluşturmuştu. Ağaçların en tepe noktasında cıvıldaşan kuşların o ağaçtan diğerine uçuşup şarkı söylemeleri mezarlığın kasvetli havasını biraz hafifletmiş gibiydi.

Buradaki işi bitmişti. Ana giriş kapısına doğru yürümeye başladı. Kapıya yaklaştığında yaşlı adamın hemen giriş kulübesinin arkasındaki çınar ağacının altında oturduğunu gördü. Birkaç dakika etrafa bakındıktan sonra ihtiyara doğru ilerledi. İhtiyar oturduğu banktan biraz yana doğru kayarak ona oturması için yer açtı.

Yaşlı adamın göz rengi solgun, bakışları uzaklardaydı. Bir süre sessizce oturdular. Sonra ressama dönüp, “Köşkte hiç görmedim sizi. İlhan Bey’in iş çevresini de bilirim. Gerçi sevdiği arkadaşlarını hiç evine davet etmezdi. Onlarla hep dışarıda görüşürdü. Biz sadece arkadaşlarını gıyaplarında tanırdık. Sadece iş yaptığı insanlar köşke girip çıkarlardı. Zaten çok fazla arkadaşı da yoktu. Bir ya da iki kişiydi sanırım. Sen hangisisin?” diye sordu.

Böyle bir günde ben Abdullah’ım ya da Fevzi’yim demeyi ne çok isterdi mezarlık ressamı. Ama yapabileceği tek şey vardı ve sadece onu yapabildi. Başını hayır! Hiçbirisi değilim, anlamında iki yana salladı.

“Ama sizi az önce cenaze merasiminde gördüm, nasıl olur?”

Sessiz kaldı ressam. Ona bir mezarlık ressamı olduğunu hiç görmediği insanların resimlerini çizdiğini nasıl söylerdi. Bunu yapsa kendisine deli gözüyle bakacağından emindi.

İhtiyar yakınır bir ses tonuyla devam etti sözlerine.

“Elime doğdu sayılır. Yaşamı boyunca hep yalnızdı. Bir sürü insanın içinde tek başınaydı. Böyle olacağı en başından belliydi. Kaderinde vardı yaşadığı her şey.”

“Kaç yaşındaydı?”

“Üç Nisan elli dokuzda doğdu. Köşkün bahçesindeki erikler çiçek doluydu o gün.”

“Kimi kimsesi yok muydu?”

Yaşlı adam bir süre düşündükten sonra cevap verdi.

“Annesini doğum sırasında kaybettik. Bu yüzden babası hiç sevemedi onu. Zaten babası da kısa süre sonra bir iç hesaplaşma sonucu öldürüldü. Kaderleri ne çok benzeşti. Baba oğul aynı yaşlarda aynı akıbeti paylaştılar. İkisinin de etrafında bir sürü insan vardı, bir sürü de dalavereci ve çıkarcı. Oysa İlhan, yüreğinde onlardan çok uzakta yaşardı. Kadınlar vardı. Kadınlar ona dokunabilmek, birkaç saat onunla olabilmek için yarışırlardı, ama kan bağı ile bağlanabileceği kimi kimsesi kalmamıştı. Varsa da ben bilmiyorum.”

Bir süre düşündü ressam, yapacağı şeyin adı “Yalnız Adam” olacaktı. Yalnız Adam portresine dair kafasında belli belirsiz şekiller canlanmaya başlamıştı. Yeni bir soru sormadan önce neleri sorması gerektiğine dair bir plan oluşturdu kafasında.

“O kadın,” dedi, “O gülümseyen kadın, tanır mıydın onu?”

“Tanırdım. Her gün gelir, ‘İlhan Bey evde mi?’ diye sorardı. Onu sözlüsü sanır ve başka bir isimle sorardı. Evet, Vahit derdi İlhan Bey’e. ‘Vahit evde mi?’ diye sorardı. İlk önceleri öyle birisini tanımadığımı söyleyip gönderdim, ama kız her gün aynı saatlerde gelip durmadan Vahit Bey’i sormaya devam etti. Bir gün İlhan Bey yürüyüş yaparken korumalar kızın ağaçların arkasına saklanıp onu izlediğini görmüş. Biraz araştırınca durum anlaşıldı. Şizofrenmiş zavallı. Askerden dönmeyen nişanlısı sanıyormuş İlhan Bey’i. Güzel, sevimli bir insandır o. Kimseye bir zararı yoktur. Her gün gelip köşkten onu sorardı. Bazen şimdi gelir, bazen de evde yok derdik. Ama o her iki durumda da mutlu bir yüz ifadesi ile çekip giderdi. Ondan bir haber alınca gözlerindeki ışıltı yüzüne yansırdı. Hepimiz bu duruma öyle alışmıştık ki İlhan Bey bile eve geldiğinde, ‘Bu gün uğradı mı?’ diye sormadan edemezdi.”

Adam saatine baktı. Yerinden yavaşça doğruldu. Aynı anda kapı girişinde duran siyah otomobilin kontak sesi duyuldu.

Ressam önemli bir ayrıntıyı atlamışçasına, aceleci bir tavırla sordu.

“Ya kadınlar, o iki kadın?”

Yaşlı adam bir süre sessiz kaldı. Titrek bir ses tonuyla söze yeniden başladı.

“Sevgilileriydi onlar, ama ne sevgili. Şu deli kızı ikisinden de çok seviyordu İlhan Bey.”

“Son bir şey daha, o sarı gömlekli adam kimdi?”

İhtiyarın yüzünden belli belirsiz biz dalgalanma gelip geçti.

“Ortağıydı, ortağı Oğuz Bey. Ortağı ya da katili, sanırım her ikisiydi.”

Başka bir şey sormaya cesaret edemedi ressam. İhtiyar olduğu yerden birkaç adım atıp geri döndü. Elini baş hizasına kadar kaldırarak selamladı ressamı. Otomobile doğru yavaş adımlarla yürüyüp uzaklaştı.

Bir süre yaşlı adamın arkasından bakındı. Cebindeki naneli çikletini çıkarıp birkaçını avuçlarına döktü. Sonra hiçbirini ağzına koymadan kutusuna yerleştirip cebine geri koydu.

Tek katlı, iki katlı, pencere kapakları maviye boyanmış beyaz badanalı irili ufaklı evlerden oluşan ve kasabanın araç giremeyen tek semtine, evinin bulunduğu yere doğru bir süre bakındı. Güneş iyice yükselmiş, gün neredeyse yarılanmıştı. “Tam on yedi yıl,” diye geçirdi içinden. Buraya taşınalı tamı tamına on yedi yıl geçmişti ve yaşamında on yedi yıldır hep aynı şeyler oluyordu. Ne burada oluyor ne de burasız kalabiliyordu. Bazen sıkılır, çekip gider ama haftasına varmaz özlerdi evini. İşte o zaman her şeye boş verip çıkar gelirdi gerisingeri. Bu düşüncelerle ağaçlık alanı yavaş adımlarla geçti.

Mezarlıktan çıktığında sıcaklığın, hissedilenden çok daha fazla olduğunu, asfalt zeminin yer yer erimeye başladığını gördü. Ceketini çıkarıp koluna astı. Hızlı adımlarla kendini caddeye attı. Karşı kaldırıma geçip binaların yola düşen gölgeleri sıra yürüdü. Kavşaktaki büfeden gazetesini ve sigarasını aldı. Kalan son parası ile bir şişe su alıp dar merdivenli yolun ilk basamaklarını tırmanmaya başladı.

Yokuşun başına ulaştığında nefes nefeseydi. Elindeki su şişesini bir dikişte yarıladı. Geri kalanını avuçlarına döküp elini yüzünü serinletti. Dar sokaklar ve cumbalı ahşap evler geride kalmıştı. Evini gördüğünde adımları daha da hızlandı.

Ahşap kapıyı itekleyip bahçeye girdi. Her yeri portakal çiçeği kokusu sarmış, sanki bu koku bütün kokuları bastırmıştı. Kapı girişinde durup portakal çiçeklerinin yaydığı kokuyu uzun uzadıya içine çekti. Kafasında yeni yeni oluşmaya başlayan “Yalnız Adam” portresi uçuşup bahçenin her yanına dağıldı. Anitta ortalarda görünmüyordu. Odasında olmalıydı, bazen iki gün çıkmazdı.

Uyuyamadı o gece. Yeni bir portre de oluşmadı düşlerinden. Yatak odasındaki başucu kitaplarını alıp alıp tekrar yerine koydu. Gardırobun kapağındaki lake kaplamada takılı kaldı bakışları. Oradaki şekillerden onlarca yırtıcı hayvan biçimlendi gözlerinde. Sürüyle yırtıcı kuş beynine doğru çığlık atarak kanat çırptı. Düşünceleri bir dağıldı bir kondu kuşların kanatları sıra.

Sabahın ilk ışıkları ile geçti resim sehpasının başına. Tuvalin üstüne önce bir örümcek ağı çizdi. Ağın tam ortasına gözü kulağı belli belirsiz bir insan silueti yerleştirdi. Sonra ağın ortasına doğru ilerleyen örümcekler sardı her yanı; karadullar, tarantulalar, migaleler ve daha onlarca çeşit örümcek peş peşe, yan yana ağın ortasına doğru yürüyüp durdu. Bütün örümcekler tuvalin üst bölümüne gelip yerleşti. En zehirli olanları en tepeye, tam da adamın beyninin bulunduğu yere kümelendiler. Yalnız Adam portresi ressamın kafasından ve fırçasından yavaş yavaş tuvale akıp durdu. Mavi bakışlarından, başka başka renklerde sağıldı tuvalin her yanına.

Bitirdiği son resmini koyacağı yeri saptamak için onlarca resmi inceledi. En köşede duran resmin yanına geldiğinde bir an durakladı. Alnından yüzüne doğru ter damlacıkları inen, tablodan çıkıp insanı kucaklayacakmış hissi veren portreye ilk defa görüyormuşçasına uzun uzun baktı. Bu portreyi çizdiği günü düşündü. Üstündeki oduncu gömleğinin yaka uçları içe kıvrık, alnına dökülmüş siyah saçları terden yapış yapış bir adam portresiydi baktığı. Yüzünü her yönde bölen çizgiler yıllara sarih çileli bir yaşamın yazınsal ifadesi gibiydi. Göz çukurları etrafında ve alnında bir sürü ince kalın çizgiler yan yana, ardı ardına sıralanmıştı. Kömür gözlü bu adamın yüzüne yansıyanlar, bir ömrün baştan sona özeti gibiydi. Yüzündeki gülümseme tabloya farklı açılardan bakıldığında değişik kuvvette hissediliyordu. Ressam çizdiği onlarca resmin arasından galiba en fazla bunu sevmişti.

Mezarlıktaki o güne kaydı aklı.

Toprağa düşen çiğ taneleri güneşin ışıkları altında kristal zerrecikler hâlinde parlıyordu. Kuşlar ağaç tepelerinde çığlıklar atarak, şarkılar söyleyerek geziniyordu. Gün daha aydınlık, gökyüzü daha bir maviydi. Yaklaşan kalabalığın ayak seslerini duyduğunda tabutun altına girmek için insanların bir yarış içinde olduklarını gördü. Tuhaftı, insanlar yaşarken kimse düştüğü yerden kaldırmak için kılını kıpırdatmazken, son yolculuğunda yarış içindeydiler.

O gün mezarlıktaki yerini nedense herkesten önce almıştı. Tepeyi andıran yüksek bir toprak birikintisinin üstüne çıkmıştı. Gelen kalabalık iyice yaklaştığında ceketinin yakasını ilikleyip yönünü tabuta döndü. Sessiz bir kalabalık kısa sürede her yanını sardı. Ressam ruhunda ve bedeninde müthiş bir baskı hissetti. Görünmez bir el yüreğini ve bedenini avuçları içine almış sıkıyordu. Bir an boğulduğunu düşündü. Bulunduğu yerden birkaç adım daha ilerleyip en tepeye çıktığında kalabalığın, tahmini iki yüz kişi kadar olduğunu gördü. Kime baksa yüzünde bir gülümsemeyle karşılaşıyordu. Bu durum oldukça garibine gitmesine karşın içinde bir serinlik, bedeninde bir rahatlama oluşturmuştu. Bir gülümseme konup kaldı yanağında. Yıllardır mezarlık resimleri yapardı. Burada istisnasız insanların yüzüne yansıyan acıyı ve çaresizliği görmüştü. Şaşırtıcı bir durumla karşı karşıydı. Cemaatin sükûneti ve yüzlerindeki gülümseme merakını iyice artırmıştı. Kafasından bir sürü düşünce gelip geçti.

Etrafına yeniden göz attığında küçük bir kız çocuğu arka arkaya uçuşan kelebeklerin peşi sıra neşeyle el sallıyordu. Köşede sandalyede oturan yaşlı kadın mağrur bir ifadeyle gelenlerin elini sıkıyor, büyük bir metanetle taziyeleri kabul ediyordu. Yanında duran adama kısık bir ses tonuyla, “Annesi mi?” diye sordu.

Adam kaşıyla hayır anlamına gelen bir işaret yaptı. Bir süre sonra, “Bakırcı Necati Usta’nın eşidir o,” diye yanıtladı.

Ressam, “Demek bakırcıydı?” diye mırıldandı.”

Genç adam, “Evet, buraların en son bakırcı ustasıydı,” dedi. Biraz duraksadıktan sonra söze devam etti. “Mahallede son dönemlerde çekiç sesleri iyice azalmıştı. Sokağın her iki yanında bulunan bakırcı dükkânları tek tek kapanmaya başlamıştı. Kalan üç beş bakırcı dükkânı da yok olmamak için epey direndiler. Ama sonunda teknolojiye yenik düştüler. Hâlbuki yakın zamana kadar Bakırcılar Çarşısı’nın o güzelim çekiç sesleri, sabahın erken saatlerinden itibaren yükselirdi. Okul yıllarımızda bu seslerle uyanırdık. Ustalarının elinde şekillenen bakırlar, binlerce yılın alışkanlığı ile kap kacağa dönüşür, mutfak raflarını süslerdi. Ne yazık ki son çekiç sesi de bu sabah sustu.”

“Necati Usta sabah erkenden açardı dükkânını. Bu sabah da öyle oldu. Her zaman olduğu gibi, ön taraftaki kepengi yine büyük bir gürültüyle kaldırmış olmalı. O yaşta, daha ölmedik der gibi savururdu çekici bakır levhaya. Her sabah özenle bakır kazanları, tencereleri dükkânının ön tarafına yerleştirir, ibrikleri, küçük yemek taslarını dış duvardaki yerlerine birer birer asardı. Sonra da dükkânının önüne dikilip okula giden çocuklara gülümser, caddeyi karşıya geçmelerine yardım ederdi. Bu yüzden hepimiz onu tanır, hepimiz çok severdik. Artık iyice yaşlanmıştı. Kimi zaman, romatizmaları azıyor, bazen de yürüyemeyecek hâle geliyordu. Bin bir güçlükle evinden gelir, dükkânını açardı. Çektiği onca acıya rağmen yüzünden gülümseme hiç eksik olmazdı. Yaşıtları ya ölmüşler ya da köşelerine çekilmişlerdi. Ama Necati Usta yıllara meydan okurcasına, bazen tek kuruşluk alışveriş yapmadan dükkânını açmaya devam etti. En son gün dükkânını yine o açtı, biz kapattık.”

“Uzun süre çekiç sesleri duyulmayınca babamla birlikte Necati Usta’nın dükkânına uğradık. Korktuğumuz olmuştu. Çayını içerken, dostları geldiğinde ancak üç beş kişinin oturabileceği kabul yerine oturmuş, hareketsiz duruyordu. Babam uzun süre gözlerine baktı. Usta’nın bakışları bir şeyler anlatmak ister gibiydi. Yüz ifadesi mutluydu. Dingin ve huzurlu bir ifade takınmıştı son yolculuğunda. Bir hırka bir lokma, mutluluk ve inançla geçen seksen yedi yıl olduğu gibi yansımıştı Usta’nın cansız bedenine. Bu enerjisi şimdi dostlarına, tanıdıklarına yansıyor mezarı başında. Şunların yüzlerine bak arkadaş. Acıların arasından gülümsemeler gönderiyor son bakırcı ustası.”

Sözünü tamamladıktan sonra ağır adımlarda ayrıldı ressamın yanından.

Ressamın çizmek istediği mezar resmi o anda canlanmıştı kafasında. Bu kere ilk ressam ayrıldı mezar başından.

Ömür dediğin bu kadardı, ölümse vız geliyordu. Elindeki tabloyu özenle yerleştirdi Necati Usta’nın portresinin yanına. Usta’nın yüzündeki gülümseme sarsın istedi her yanını. Tam çıkıyordu ki iki elinde iki bavuluyla Anitta indi odasından. Şaşkın bakışlarla izledi bu güzel kadını.

“Gidiyor musun?” diye sordu

Genç kadın bir süre ressama bakındı. Sonra, “Ne kadar da çabuk geçti değil mi? Evet, artık gitmem gerekiyor,” dedi.

Ressam, “Yarın gideceğini sanıyordum. Ani oldu bu,” dedi.

Kadın elindeki valizleri yavaşça yere indirip ressama doğru ilerledi. Sıkıca sarıldı boynuna. “Son bir şey daha,” diye fısıldadı kulağına.

Ressam iyice meraklanmıştı. “Son bir şey ha!” dedi.

Yüzü endişeli görünüyordu. Bir anlık kararsızlıktan sonra “tamam” anlamında başını salladı. Anitta’nın yüzünde birden sinsi bir gülümseme belirdi. Ressamın gömlek düğmelerini teker teker çözdü. Uzun parmaklarını göğüs kılları arasında dolaştırdı bir süre. Sonra iki eliyle adamı birer metre aralıklarla sıralanmış ahşap kolonların arasına doğru belirgin bir şekilde itiverdi. İki kolunu iki ahşap direğe önceden hazırladığı deri bilekliklerden geçirip sabitledi. Ressam şaşkındı. Sonra yavaşça pantolon düğmelerini gevşetip aşağı indirdi. Yere kadar eğilip ressamın şaşkın bakışları arasında ayak bileklerinden geçirdi deri bağcıkları.

Ressam bu hâliyle kıpırdayamıyor, çarmıha gerilmişçesine bakınıyordu.

Anitta, ressamın ayak bileklerinden yukarıya doğru okşayarak doğruldu. Kadının nefesi, ressamın arzusunu körüklüyor vücudunu tir tir titretiyordu. Kadın boyun hizasından başlayarak ateşli dudaklarını ressamın vücudunda gezindiriyor her yerine belli belirsiz dokunuşlar bırakıyordu. Bir süre böyle devam etti. Sonra elleri ressamın bacak aralarında gezinmeye başladı. Ressam hırıltılı bir ses tonu ile inliyor, bağlı bulunmanın verdiği çaresizlik içinde kıvranıyordu.

Anitta ani bir kararla köşede bulunan küçük valizine yöneldi. Valizin fermuarını aceleyle açıp içinden orta boy bir makas çıkardı. Işıltıyla parlayan makası birkaç kez parmaklarıyla şaklattı. Sonra yavaş adımlarla ressamın yanına döndü. Göz göze geldiklerinde adamın yüzünün seğirdiğini ağzının açılıp sessizce kapandığını gördü. Çaresizliği ve korkusu, büyüyen gözbebeklerinde toplanmış gibiydi. Anitta hınzırca gülümsüyordu. Son kez adamın gözlerine baktığında, gözlerindeki korku ve yalvarışı gördü. Aldırmaz görünüp makasın ağzını iyice açtı. Ressamın gözlerinin kapanıp dudaklarını kıpırdaştığını, alnında biriken birkaç damla terin yüzünü aşıp şişkin boyun damarlarında kayboluşunu seyretti.

Kadın elindeki makası birkaç kez daha metalik bir sesle şaklattı.

Ressam titriyordu. İçi ılıklaşıyor, gözleri kararıyor zemin ayağının altından bir o yana bir bu yana kayıyor, etrafındaki her şey durmaksızın dönüyordu. Kadın, ressamın bacakları sıra yere sağılıp ayakucunda biriken ıslaklığa aldırmadan paçalı donunu her iki yandan kesip ikiye böldü. Ressamın göçük altında kalmış taştan bir heykeli andıran bedeni Anitta’nın parmak dokunuşları ile yavaş yavaş ısınırken, ruhu kim bilir hangi resmi çizmeye hazırlanıyordu.

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM