9 Nisan, 2020

“Lukacs hep eve dönmek istedi. Yola çıktığı günlerde Novalis’in ‘felsefe bir sıla özlemidir’ şarkısınımırıldanıyordu.

1930’larda ev buldu tanıyamadı… (…) Benjamin’in ilkesi evden kaçmaktı. ‘hiçbirzaman telafi edemeyeceğiniz bir şey vardır’ diyordu, ‘onbeşimizdeyken evden kaçmamış olmak.’ (…)

Bir de Adorno var, ev yoktur diyen, ne dönmek için, ne kaçmak için. Hep otelde kalan, ayak bastığıher şeyi otele çeviren Adorno.” (Orhan Koçak, Maelström Üslubu,Defter)Benim hiç evim olmadı, annem de…

Her ikisi imge olarak varlığını sürdürdü bende. Annem, her sözcüğün diğerini tutuşturduğuzincirleme sayıklamalar, kimse görmesin, işitmesin diye her makama başka bir sırrını gizlediği şarkılardı.

İlk aklından ikinci aklına taşınan anneme tüm makamlar gerekliydi. Belki de böyledeğildi de ben böyle tahmin ediyordum. Tahminim için beni ayıplasanız da böyle…

Eskiden kimin kapısı çalınır kimin kapısı çalınmaz bilmezdik. Anneler hariç. Kapısı çalınan evdeğildi oysa annelerdi. Ama evden kaçmak, babadan kaçmaktı sanki.

Yoğun istek üzerine; açılsokak açıl… Çocuk, evin açılır kapanmaz yara, sokağın hem yara hem merhem olduğunu o yaştanereden bilsin.

Ev… Olmayan ama dönülen o mekan ev miydi, bilemiyorum. Sanki değildi. İki olmayanda “ikamet”eden, altı yaşında sokağa düşmüş her çocuk eve derttir ilk önce.

Tersi düşünülse de, evlerinsokaklara borcuydu belki de çocuklar. Sokak ödeviyle ev ödevi arasında geçen ömrüm, düşençocuğu yerden kaldırmakla geçti.

Sözcükleri, anlamları ve başkalarını kaldırmakla geçti. (“Hepkaldıramayacağımı kucakladım”der bir şair, ama kim?)Şöyle de söylenebilir; sanki kendinden karşıya geçiyorsun. Dört mevsim zamanın var, beşincisi yok.

Kendinden kendine kaçıyorsun, ismin beş hâliyle avunuyorsun, altıncıyı aramak memnu. Doğadayedi renk var… ya sekizincisi… peki dokuzuncusu…

Ben hep kaçtım, bilinmeyen renklere,duyulmayan seslere, sakıncalı hâllere, olmayan mevsimlere… “Geri Dön! Her Şey Affedildi” densede…

(“Dolayısıyla hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: On beşimizdeyken evdenkaçmamış olmak. Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğugibi, mutluluğun kristalini yaratır.”

(Walter Benjamin,  “Geri Dön! Her şey affedildi”)

Olan ve olmayan zamanlarda, duran ve akan zamanlarda, geçmiş ve geçecek zamanlarda ben hepkaçtım.

(“Hiç uzağa gitmedim. Yani Çingeneler çalmadı beni. ‘Sana şeker veririz, gel’ demediler.Tembihini tuttum. Uslu durdum.

Şimdi karşıma bir çigene çıkarsa, onun beyaz dişlerini saatlerceseyredebilirim. Yanağından da öperim. Ama dudağı…”

[Hür Yumer]) Sadece evden değil,kendimden de kaçtım. Hatırlamanın ve unutmanın, kaçmanın ve dönmenin biçimlerinde sözediyorum; dünyaya gelip giderken, kaçıp dönerken bizi gördüler mi dersiniz?

Kendimden bahislesöylüyorum; kaçmanın biçimi çok, dönmenin az; belki de tek. İnsan kendinden en kadaruzaklaşabilir, bazen biliyor bazen bilemiyorum.

İnsan ne zaman kendine dönüp kendi olabilir, bazenbiliyor bazen bilemiyorum.Sözün burasında, belleğin boyuna yetişmek için hatırlama iskemlesinin üstüne çıkıyorum.

Ölümdöşeğindeki insanlara son nefesinde “can/nefes aynası” tutan yaşlı bir kadını bazen görüyorum bazen hatırlıyorum.

Ölenlerden hatıra aldığı düğmeleri entarisine diken, kasabalıların,“Ölü düğmelikadın” dedikleri bir kadından söz ediyorsam, geleceğe bakıp geçmişi unutmayın… Sokağa kaçtıkça,aynaya çarpmam ve kırılmam belki de ondan sebep.

Şekil şartlarından ibaret insanların “suret ehli”olup olmadıklarını anlamak için, ikinci aynasını memeleri arasından çıkarırken görüp tanıdığım oayinedar kadın kimdi peki? Siz hatırlatın ben yine unutayım…

Hulki (Aktunç) yazdı ben okudum: “Gördüm ki şiir ölümle de ilgilidir ve bu değişmeyecek.

Büyük defteri yazdıran, küçük defterdir.” Şu kısacık ömrümde anladım ki şiir, aynanın dedikodusunu yapan sözcüklerle de ilgilidir. İçeriyi bilir de göstermez ve söylemez “sır küpü” ve ömürilik arayan düğmeyle de ilgilidir.

Örtülü aynaları sokaklarda gezdirip, para ile suret baktıran sonra yine aynayı örten kadını; sanki zamanın ve mekânın dışında aynalarının içinde yaşayan “aynalı kadını” neden hatırladığımı bilemiyorum.

Belki, surete bakmaktan yorulan aynalara sık rastladığım için. Yıllar sonra o aynaya bir metinde rastladığımdan da olabilir:

“Bir sandaldasın. Karşıdan karşıya geçiliyor. Boğazın bir yakasından öbür yakasına. Sandal delik.

Su alıyor. Karşı yakaya geçip geçmeyeceğin meçhul. Korkuyorsun. Suyu boşaltmak gerek. Çantanı boşaltıyorsun. Aynan elinden kayıp suya düşüyor. Suya düşen bir ayna parçalanmaz değil mi?

Sadece düşer; denizin dibine, balıkların, yosunların diyarına. Suya düşen bir ayna. Dünyanın ufak, çok ufak bir parçasına düşen ayna. Soyutlanamaz. Düştüğü için herhalde.” (Hür Yumer, Mesed)

“Aynalı kadın”, hep aynalara dönmek istedi. Eve dönmek istemedi. Ve suya/denize düştü bir gün.

Ya da düşürüldü. Rivayet odur ki, aynalar ağırlık olarak taş yerine ayağına bağlanıp düşürüldü.

Ev tekrardır; her biri birer “mahsus mahal” olan odalar ise tekrarın tekrarı… Kapılar o tekrarı, alışkanlıkları korumanın, saklamanın bekçisi…

Pencerenin hüznü, görmekle görülmek arasındaki nezaketi elden bırakmayan ikilem…

Kısa zaman önce, kendimi tekrar etmemek için bir sözcük olarak düştüm size; “tanışmak…” Size taşınmaya değil tanışmaya geldim. Bir anlam, şiir, bir heves olarak düştüm size…

Düşerken beni gördüler mi dersiniz? Gitme vakti geldi; beni sizden nasıl kaldırmalı…

Şiire de sormalı…

Size düştüğümü biliyorum…

Sizde ne kadar kaldım, bilemiyorum.

Kaldım mı?

Evinize dönünce unutmayın…

Size düştüğümü biliyorum… Sizde ne kadar kaldım, bilemiyorum.

Kaldım mı?

Evinize dönünce unutmayın…

Sezai Sarıoğlu

Görler Ülkesi/NARistanbul

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM