12 Temmuz, 2020

Dışarıdan kalpsizlik gibi görünüp aslında abimi canlı tutan şey ruhunun derinliklerine gömdüğü duygusallığıydı.

O hiçbir zaman bir çocuk değildi. Bazılarının onda ürkütücü buldukları ve beni de huzursuz eden şey, onun sürekli yetişkin haliydi. Oyun oynamaksızın düşünürdü o.

Sesinde babadan artakalandan vazgeçmenin tınısı vardı.

Babamla şiddetli bir tartışmadan sonra evden ayrıldı. Evden ayrıldığında 16 yaşında ya vardı ya yoktu. Hayatının geri kalan kısmını bozkırın ortasında aç kurtların insâfına terk edilen bir varlık gibi yaşadı, tabii buna yaşamak denirse.

Köylülerle birlikte her yerde aramıştık onu. Jandarma komutanı, “üzgünüm bu soğuklarda donmuştur” deyip aramayı beş altı saat sonra sonlandırmıştı.

Orman o gün ayaza kesmişti. Tipi çil çil mermi gibi atıyordu ağaçların üzerine. Ağaçlardan yalnızca buz dalları kalmıştı geriye. Kırıldı kırılacak, cam kılıçları gibi mecalsiz dallardı bunlar. Bir daha hiç eskisi gibi olmayacaklardı. Kuşkusuz bir daha, bu kıştan sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Yıllar sonra izini bulduğumda abim cezaevindeydi.

Arkadaşlarıyla örgüt işlerine girmiş, sonra bir gün kırsalda tebliğ faaliyetlerinde bulunurken köyün çobanı tarafından jandarmaya ihbar edilmişti.

Köylüye ve işçiye atfedilen masalsılığın pastoral bir panoramanın içine sığdıralacak kadar yalın ve masum bir şey olmadığını düşünmüşümdür hep.

Güçlüyle işbirliği halindeki köylüyü istediğiniz kadar allayıp pullayıp pastoral bir anlatının içine yerleştirin, oradan devletçi feodal egemen dışında bir şey çıkmayacaktır. Sorgusuz sualsiz devlet fikrinin savunucusu bu yapıdan ne beklenebilir ki?

Bu masalsılığın Anadolu coğrafyasının insanının siyasi gerçekçiliğinden kopuk olduğunu düşünmüşümdür hep. Bu yüceltme ve güzellemeler Sol mahallenin mit yaratma geleneğinden süzülür.

Görüş gününü sabırsızlıkla bekliyorum. Avuçlarımın içi terlemiş. Uzun boylu ince biri gelip oturduğum masaya ilişti. Bakışlarını taşıyamayan gözleri, oyuklarında iki karanlık boşluk sanki. Yüzümüz yerlerde konuşmadan öylece kalakaldık. O süre içinde sessizliğin ne kadar karanlık seslere evrildiğine tanık oldum. Kımıl kımıl bir hareketsizliğin avuçlarımda nasıl yapışkan sıvıların nemli kayganlığında kaybolduğunu gördüm.

Tek kelime konuşmadan görüş saati bitmişti. Koğuşa giderken arkasına son bir kez bakıp, ”ben sana yazacağım” dedi.

O günden sonra içime kaçan dünyayı arayıp durdum. Sesim adeta içimde kaybolmuştu, Çin Seddi kadar uzaklıktaki bir kadife perdeye çarpıp çarpıp yankısını yitirmişti kelimelerim.

Aradan bir aya yakın bir zaman ya geçmişti ya geçmemişti ve nihayet sevgili abimden ilk mektup.

Mektup, ”canımdan çok sevdiğim kardeşim” diye başlıyordu.

“Yatağa uzanınca demir parmaklıklı pencerelerden göğün maviliği gözüküyor. Akşamları yıldızları, gündüzleri bu maviliği seyrediyorum. Arada bir bulutların beyazlığını da.

Bıraksalar hayali gözlerle saatlerce seyrederim, babamı, sevgili çilekeş annemi, kardeşlerimi, muhtemel karımı, çocuklarımı ve mahremiyetini yitirmiş bu muhbir şehri. 

Bu küçük mutluluk beklentileri zaman algımı değiştiriyor. Körleşmiş umudumu tazeliyor, akreple-yelkovanın devri daimi hızlanıyor.

Biliyor musun, tutukluların çoğu sanıldığı gibi mahkeme veya tahliye gününü değil, karısını, çocuklarını ve zihinlerinden bir türlü silemedikleri pişmanlıklarını sayıklarlar.

İnsan, burada hayatı bir muharebe meydanında gibi yaşar: istihkâmlar, şevler, müttefikler, mevkiler, haritalar, özlemler, pişmanlıklar, yalnızlığın buruk tadı ve daha neler, neler.

Hayatla bu mücadelenin izdüşümü bir Don Kişot hikayesidir aslında.

Gölü buz tutmuş, toprağı donmuş beyazlarla kaplı yabanın içine atılan insan bir Don Kişot kahramanıdır. İnsanı hem doğanın bir parçası hem de doğaya karşı, ona diklenebilen bir varlık olarak anlatıya yerleştirirsen buradan bir kahraman çıkmaz. İnsan gerçekten doğaya rağmen yürüyebilir mi?

Edebiyat ve sanat bu yel değirmeni mücadelesini, tüm çetin koşullara rağmen iyimserliğini ve kahramansı ruhunu kaybetmeyen Jack London’ın “Ateş Yakmak”taki mertebesine yükseltir.

İnsanın doğanın ve yaşamın katı şartlarına ve hukukuna karşı konumlanışını kahramanlık anlatısı olarak gösterme ihtiyacı, aslında bir hırçın varoluş nevrozudur. Fare kapanındaki kamamber peyniri durumudur bir bakıma.

Edebiyatın yaptığı şey erdemlerle donatılmış sözümona bu kahramana bir ‘tür kibri‘ boyunduruğu takmaktan başka bir şey değildir…“

Mektup o zamanlar derinliğini tam kavrayamadığım değişik felsefi iletiler ile karmaşık cümlelerden oluşuyordu.

Abimin uğradığı kıyımı ve cümlelerindeki derinliği zamanla daha iyi idrâk ediyorum. Bu kavrayıştan sonra delibozuk biriyim artık.

Küçük taşradaki bildik bozkırımsı düzlükten uzaklaşmak istiyorum. Uzun bir çizgiyim sonsuz uzamının içinde, sessizliği boğuyor beni. Bu mekânın dış kıyısında mutlaka başka şeyler vardır diye düşünüp umutlanıyorum.

Kendimi başkalarına ve kendime kanıtlayabilmek için vermem gereken işaretlerden yoksunum burada. Bozkır bu işaretleri sizden esirger.

Gerçeği işaret haline dönüştüren şey hayatın nehridir. Hayatın şifrelerini çözmek isterseniz bu nehre karışmak zorundasınız.

Bu nehre karışırsanız şeylerin gömülü akrabalıklarını, bunların dağılmış benzerliklerini belki yeniden bulabilirsiniz.

Başkalarıyla aranıza mesafe koyarsanız hayat size benzerliklerin ayna gibi yansımalarından başka kanıt vermez.

Mesafe içinizde büyük bir bozkıra dönüşür; hayatın dilini belirsiz bir şekilde oyuk bırakan, her zaman hayalkırıklığı yaratan benzerliklerin bozkırı.

Söz bu steplerde onu dolduracak içerikler olmadan, kitapların sayfalarının içinde, tozların arasında başıboş dolaşır. Şeylerle olan eski akrabalığı bozulmuş olan kelimeler ancak hayatla olan ilişkilerinde içerik kazanırlar.

Ağaç kelimesi sadece doğada bir karşılığı olduğu için değil de üstünde tüneyen kuş ordusunun birbirine karışan sesleri nedeniyle bir içerik kazanır.

Dünyanın şifresinin çözülmesine olanak veren büyü sözün yaşamdaki karşılığında gizlidir.

Kimliğin kalbine doğru abimden çok uzakta bir şehirdeyim, hoş coğrafi bir mesafe bu. Yoksa kalbimdeki yeri doldurulmayı bekleyen kocaman bir oyuk gibi, nereye gitsem içimde taşıyorum.

Bu şehirde herkes birilerini beklercesine gözlerini uzaklara dikmiş bir koşuşturmaca içinde. Bekleyişin kızgınlığındaki kalabalık, homurtulu bir devinim içinde geçen arabaları gözlüyor.

Başka yolu yok, bu kentle barışmalıyım, kendi kendime söz verdim.

Metroya indim. Duvar boyunca dizilmiş kırmızı oturaklardan birisine sıkıştım. Sağımda ve solumdaki oturaklarda insanlar, değişik dil, ayrı ten ve görünüşleriyle sıralanıyorlar.

Karşı tarafta sıska, kambur bir oğlan, muhtemelen uyuşturucunun etkisiyle bir sağa, bir sola gidip geliyor.

Oturur oturmaz ayakkabımı bağladım. Sonra da koltuk altında tuttuğum Le Monde‘u çıkarıp okumaya koyuldum biraz kasılarak. Gazetenin birinci sayfasında, Fransa’da her beş günde, bir çocuğun ailesi ya da yakınları tarafından dövülerek öldürüldüğüne dair bir haber var.

Etrafa buralı olduğum izlenimi vermeye çalışıyorum. Bir yabancılığımız vardı, bizi diğerlerinden ayıran bense başkalarına benzemeye çalışıyorum. Bunu bir aşağılık kompleksiyle yaptığımın bilincindeyim.

Birisi kazara Fransızca bir sohbet başlatmak istese, mesela iri puntolarla yazılmış Khartoum’da olup bitenlerle ilgili görüşümü sorsa, kem kum rezil olurum. Ama Sudan gibi totaliter bir ülkede olup bitenleri, Janjawid milislerinin Darfur’da yaptıklarını, Beşir’in bizim yöneticilerle ruh akrabalığını ve onların İhvancılık aşkı üzerine bıraksalar Türkçe saatlerce konuşabilirim.

Hatta kendimi tutamayarak Sudan‘daki devrimin Suudiler, Mısır ve Arap Emirlikleri tarafından çalındığını da ileri sürebilirdim. Uzun hikaye anlayacağınız.

Ben gazetede bu yazıyı okur gibi yaparken, sağımda oturan genç kadın çantasından çıkardığı bir mektubu, yanındaki kız arkadaşına yüksek sesle okumaya başladı.

Bir adım atıyorum kadına doğru, gözlerinin, içinin mavisi görünecek kadar taşmış denizine bakıyorum, derinlikleri boğuyor beni.

Masumiyete duyulan inanç, gözleri dışında hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunamazdı.

Mektuptan duyduklarım sarsıyor beni. Kalbim hızlanıyor, göğsümü ve yüzümü ateş basıyor. Sonuçları olan her şey sanırım hep bir buluşmanın ürünü.

Mektuptaki kelimelerin kaydettiği ve şekillendirdiği her şey ateşli yaradılış anına yakın bir şiddetle yankılanıyor.

Mektuptan okudukları beni yıllar öncesine, abimin ölüm ile dirim arasındaki ince çizgide dolaştığı günlere götürüyor. O zamanlar topluca ölüm orucuna başlamışlar.

Abimin bu son mektubunu nereye gitsem yanımda taşıyorum.

”Sorusuz, düşüncesiz, alışılagelmiş güncel resimlerin, kan ve işkence resimlerinin estetiğiyle gönenmiş, televizyon izliyor koğuştaki bazıları. İzlerken acı bile duymayan, kanaldan kanala anlık görüntülerin bıraktığı anlık belleklerle dizilere bakıp gülüşüyorlar.

Spartacus‘un bin yıllar öncesinden haykıran korkusuz yüreğine ne olmuştu da insan korkmaya başlamıştı böyle?

Korku üzerine kafa yorarken işkenceden henüz çıkmış, öldü sanılarak bir duvar dibine bırakılmış sevgili yoldaşımı hatırladım. İdealizmi gerçekçiliğinin ve aklının üstünü örterek adeta körleşmeye yol açmış sevgili Semra’yı. İnsanın iliğini çürüten kavurucu acılara nasıl dayanmıştı?

Cesur insanların ruhunda gizli bir işleyiş var. Ruhtaki bu gizli işleyiş kendi başına seçici bir körleşme. Düş ve gerçeklik, ütopya ve hayalkırıklığı, birbiriyle çelişkili olduğu düşünülen karşıt bu iki devinim bir araya getirilir ve ruhlarında birbiriyle uzlaştırılır.

Onu bulup Küçükesat’taki evimize aldığımda bu dokunaklı hareket karşısında gözleri yaşarmıştı. Unutulmuş bir mahallede dahi politik şiddetin ne kadar yoğun olduğunu göstermek değildi amacım.

Onu eve getirdiğim için birlikte kaldığım yoldaşlar beni küçük burjuva duyarlılıkla suçlayıp elime bir aforoz metni tutturdular.

Ya öz eleştiri yapıp Semra‘yı evden uzaklaştırmamı ya da onunla birlikte evden ayrılmamı istiyorlardı.

Sence hangisini seçmiş olabilirim canım kardeşim?

İnsan biyolojik evrimde maymuna yakın duruyor ama zihinsel evrimde onlardan o kadar uzaklaşarak kuşlara ait bazı özellikler taşıyor olmasını diliyorum, mesela kendi kanatlarıyla uçmasını.

Merhametin, sevginin, affetmenin ve özgürlüğün gökyüzündeki yıldızlar ve denizdeki kum kadar çok olmasını diliyorum.

Acısız ve daha anlamlı buluşmalarda görüşmek dileğiyle, hoşçakal canım benim…“

Mektubun bu sayfasını okuyorum kısık sesle. Ardından, ”adınız Semra mı?” diye soruyorum. Kadının anlağındaki suskunluk, yüzyılımızın kapanış ateşleri gibi kıpkırmızı.

Semra ağlıyor. Sözcüklerin bir bilinci var mıdır? Anıların gerçek yükü sözcüklerin bilincinde saklanmış olabilir mi?

Olup bitenlerden sanki utanan bir azınlık toplanmış etrafımızda. Bu utancın yasası ne?

”İnsanın kendine yürüyüş yolu sessiz olmalı. Sanki hiçbir yerden gelmiyormuş ve hiçbir yere götürmüyormuş gibi sessiz…” diye yazmıştı abim. Abimin belleğime kazılmış bu cümlelerini tekrar ediyorum.

Gelecek durakta, gözyaşlarımızla ve dilimizde bir yarayla ayrılıyoruz birbirimizden. Kimse birbirine ”görüşürüz” demiyor.  Uzun uzun arkasından bakıyorum Semra’nın.  

Az ötede arabann biri bir köpek yavrusunu ezmiş. Sekiz on yaşlarında bir kız çocuğu canhıraş bir şekilde yaralı köpeğin yanına gitmek istiyor. Bırakmıyorlar.

Bir sokak köpeğinin ölümüyle bir insanın ölümü, yaşadığımız bu hayatın terazisinde aynı ağırlığı çeker mi?

Hayatın bu hayvani gerçeğine karşı elimizde çareden çok, aşk, dostluk, sadakat, özveri, özgürlük, adanmışlık ve devrim gibi avuntular var.

Hayat ne tarih ne de gelecek bilinci olmayan, geniş zamanı sürekli uğuldayan bucaksız bir bozkır gibi. Konusu kendine içkin hiçlik, konusuzluk ve aykırılık üzerine bina edilmiş bir anlatıdır hayat. Hayatın anlamı değil, bir yapısı vardır yalnızca.

Hayatı büyükten küçüğe, içiçe yer alan parantezler veya alt kümelerden oluşan bir kitap olarak düşünün. Bir altta ise, kurmaca anlatıcının asıl anlatmak istediği şey olan ve kitaplar boyunca ötelenen, aslında tümüyle ele alınabilecekken dünyaya geliş kısmına ancak varılabilen ve sadece geri dönüşlerle anlatılan bir hikaye olsun.

Metne şöyle bir adım kadar geriye çekilerek bakıldığında, nasıl sistemli kurgulandığı rahatlıkla fark edilecektir.

İnsanlar yerken ve içerken, açken, susuzken, oruçtayken, uyurken, pineklerken, yürürken, dururken, otururken, uzanırken, çalışırken, dinlenirken, işerken, sıçarken ve kan akıtırken aslında bir lanet uyarınca bu işlevleri yerine getirdiklerinin ayırdında olmazlar. Bu lanetin adı hayattır; onun çirkin gerçekliğine maruz kalırken daha iyisini düşlemek bölünmüşlüğüdür. Bu lanetin adı varoluştur; dayanılmaz bunaltısına avuntu ve yanılsamalarla katlanmak yalanıdır. Bu yalana gönüllü inanma eğilimidir.

Fizikçilere göre, evrende maddenin varlığının temel bir bileşeni olan bilgi yok edilemez. Örneğin bir kitabı yaktığınız zaman içindeki tüm bilgi oluşan duman ve külün içinde saklanmaya devam eder, sadece onu okumanız artık çok daha zor bir hal alır.

Öldüğümüzde tüm anılarımız, acılarımıza, mutlulullarımıza ve sevdiklerimize ilişkin bilgi acaba toprağın içinde saklanmaya devam eder mi?

Uzun sürelerle duraklayan ve tam bitti dediğim anda yeniden kabaran hayatın dalgaya benzer devinimi sürekli teyakkuzda tutuyor beni. Tutunmaya çalışıyorum hayata.

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM