6 Nisan, 2020

Gogol’ün Palto’su

Sayın Editörüm, öykücülüğümü çok iyi bulduğunuzu yazmışsınız. Oysaki geçen sayı derginizde öyküme yer vermediniz, çok sert bir üslubu olduğunu ama anlatım dilini başarılı bulduğunuzu belirtmişsiniz. Şimdi yeni sayınız için yeni bir öykü göndermemi istiyorsunuz. Size öykü yerine bu satırları yazmak istiyorum. Siz isterseniz bunu bir öykü olarak yayınlayabilirsiniz.

Her gün severdim dallarını. Minik bir fidandı aldığımda. Umutla bekledim, dalları uzar, yemişler verir diye. Ucunda aldığım vakitten beri duran birkaç yemiş, olgunlaşamadan kurudu gitti. Hâlâ minik fidan, yaz boyunca suyunu verdim, hiçbir şeyini eksik etmedim. Şimdi karlar altında iki gözümün çiçeği, böğürtlenim. Belki seneye büyüyecek, yemişlenecek dalları. Belki kırıldığı, koparıldığı gövdenin iklimini seviyordu, bol güneşliydi. Öyle ya, burası az güneş alıyor, kentin yabancılığına, yalnızlığına da alışamamıştır. 

Sayın Editörüm, uzun zamandır görüşemedik. Dükkân iflas ettikten sonra bu işe başladım. Ticaret beni paklamadı, yine edebiyata sığındım. Yaptığım redaksiyon işleriyle günlük sigara masrafım çıkıyor. Boşandıktan, daha doğrusu minik böğürtlenim beni terk ettikten sonra pederin eve, bekârken yine benim olan bu dağınık odaya döndüm. Alkol, bira masrafı da var. Her gece 6 (altı) bira içmezsem uyuyamıyorum. Her akşam siyah poşette 6 bira ve bir paket çerezle işten eve koşup bilgisayarımın başına oturuyorum. Bu hep böyle, günler rutin, işten eve, evde işe. Hayatımda bir kadın yok, seks yok. Bütün kadınlar beni terk etti. İlk bir tanesini açtıktan sonra diğerlerini buzdolabında bulabildiğim boş raflara sıralıyorum. Maşallah, valide yılbaşı gecesi yeriz diye bir sürü yemek yapmış. Değil bu karlı havada kutuplarda bile olsan birayı buzdolabından çıkarıp içeceksin. Aile evi, kombili, sıcacık bir hayat. Ama ben bir sığıntıyım bu evde, odama dönüp sessizce eğlenmeye çalışacağım gece boyunca, çünkü onlar erken yatacak. Heh, böyle işte, çok güzel oldular. Tamamdır, huzur içinde makinemin başına oturabilirim. 

Şu kıza yazsam mı, çok hoş, kaç yaşındaymış, 24, güzel hatun, ne yazsam? “Merhaba ben de herkes gibi size çok güzelsiniz diye iltifat etmeyeceğim. Malum, günde böylesi onlarca mesaj alıyorsunuzdur. Ben yüreğini ellerinde taşıyan bir adamım, görmek isteyene sevdiklerine, canan değil de can olurum ve sizin o bildiğiniz yedi kilo kafası olan ve o yedi kiloluk kafasının içinde yedi gram beyni olmayan, o olmayan yedi gramlık beyinlerini de iç çamaşırlarında unutmuş asalak erkeklerden de değilim. Maksadım sizinle iki medeni insan gibi tanışıp sohbet edebilmek, beni bu konuda onore ederseniz sevinirim…” Enter! Heh, oldu çok da güzel oldu. Şansımızı denedik, bakalım düşecek mi?

Sayın Editörüm, n’olcak bizim halimiz? Tarkovski, dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır, demiş. Doğudan batıya, Ege sahillerine vuruyor bebek cesetleri. “Mülteci akını” Akın ne demek? Redaksiyon işi yapıyorum. Ah şu yazarlar! Salak! “Mülteci akımı” yazmış. La bu elektrik mi, niye akım olsun. Rus romanlarına benzedi hayatım, hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıkmadık mı? Yok, herkes değil, ben çıkamadım, üşüyorum. Kadınım terk etti, boşadı beni, gitti. Neden, nasıl katledildi. Ne fark eder, sayfalarca yazılsa ne değişir. Neden katledildiğini bilmiyor muyuz, bunun için üst üste yüzlerce yazı mı yazmak lazım? Unutturmamak için elbette yazılmalı. Sanat toplum için mi yoksa sanat sanat için mi? Yeni sayınızın dosya konusu güzelmiş, elbette yazmak isterim. 

Kız yazmış mı bakayım, yok yazmamış. Korkusuz insanlar değiliz, sevgisi korkusundan büyük insanlarız sadece. Ama korkuyorum, yok canım, daha neler, yasadışı bir iş mi yapıyorum ben. İnsanın düşüncelerini başkalarıyla paylaşmasının, açıklamasının ne zararı olabilir ki? Size güvenebilir miyim, düşüncelerimi paylaşabileceğim sizin gibi seviyeli, nezih bir dostumun olması onur verir bana. Ne yazmış? Öptüm, yazmış. Niye öptün, bayram değil, seyran değil. Kız değil, kim bu eleman, tanımıyorum. O beni tanıyor ama, nasılsın abi, iyi misin? Niye öpüyorsun lan beni? Kadın olsaydın olurdu, hatta öpüşebilirdik de. Ben de onu tanıyorum sanki, evet hatırlıyorum ama neredendi, kimdi, neydi? Neler yapıyorsun abi? Face’den bulmuş beni. Hıyarın teki, boş ver, şimdi onunla mı uğraşacağım.

Sayın Editörüm, aidiyeti belli olmayan bir savaş uçağı gibiyim, belirlediğiniz sınırları her an ihlal edebilirim. Mesela, bir sevgili düşünüyorum, o benden ayrılmak istiyor ama ben onu zorla tutuyorum. Ne zaman beni terk edip gitmek istese, gidemezsin, sen benimsin, bana aitsin, diyorum. Sevgili hırçınlaşıyor, bense ona bir tokat atıp, “Bana ait olduğun için ya övün ya da itaat et,” diyorum. Pislik bir adamım ben, benim gibi bir adamla hangi kadın yapabilir sayın Editörüm?

Lanet ediyorum yaşadığım hayata, saçma sapan bir işte çalışıyorum. İşimi seviyorum, ama bu değil, “Padişahım çok yaşa!” değil, “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” değil. Devlet benim için mi, yoksa ben onun için mi varım?  Yeter ki devletsiz kalmayayım. Geçende bir tanesi çok affedersiniz, “Keşke Yunanlılar alsaydı bu toprakları, hiç olmazsa şimdi başbakanımız Çipras olurdu,” dedi. Hiç olur mu öyle şey, o zaman babamız kim bilmezdik, dedim. 

“Kan koksun buram buram.” Moğol İmparatoru Ögeday’ın komutanı Noyan kana doymuyor, en sevdiği kan kokusuymuş, ikinci olarak da kadın kokusu. Moğollar geldi burada da buldu zavallı Türkleri. Tek derdimiz yurt edinmekti bu toprakları. Bir rahat bırakmıyorlar ki yakamızı. Kayı boyunun Ertuğrul’u direniyor kefereye. “Bu topraklarda yaşamak istiyorsak bedel ödemeliyiz. Bu topraklar kanımızı dökmeden bize yar olmaz.” Zulme susmak rıza göstermektir, ki bu da zalimin günahına ortak olmaktır. Belli ki TRT büyük para harcamış bu diziye, devlet her türlü propagandasını yapıyor. Arada izliyorum bu diziyi, tavsiye ederim, siz de izleyin sayın Editörüm. Derginizin çizgisinden anlaşılıyor, siz de benim gibi muhalifsiniz. İzleyin bu diziyi, bakın halkı nasıl kandırıyorlar.  

Yılbaşı günü işten atıldım sayın Editörüm. İyi değilim, iyi olmayacağım, siz de iyi olmayın. Arkadaşıma işten atılma mevzumu anlatıyorum telefonda, Face’den yazışmak vakit alıyor, hızlıca anlatıyorum. Yan odadan duvara vuruyor bizimkiler. Yılbaşı gecesi 12’yi geçti, gavur muyuz canım biz, sabahlara kadar mı eğleneceğiz. Normalde daha erken yatıyorlar tabii, ezan saatlerine göre yaşıyorlar. Sabah ezanı okununca uyanırlar, ilk işleri abdest alıp namaz kılmak. Dolayısıyla gece bu saatler onlar için oldukça geçtir, bu saatte uyunmalıdır. Sen kimsin, ben erkeğim, babayım, senin devletinim. Ben kimim, sen başçavuşun eşeğisin. “Bana bak, dedim. Ben kendimi 8-9 senedir iyi hissetmiyorum.” Yeni yılınız kutlu olsun! 

İnsanlar yabancıdır burada birbirlerine; kimse kimsenin acısını, çığlığını duymaz. Bazıları sonsuz karanlığa doğar. Gece vakti sokakta bir kadın cinayeti işlense, çığlık kaplasa her yanı, derin uykulardan hafif bir kıpırdanış olur en fazla, belki uykusu hafif, emekli, yaşlı bir kadın penceresinin perdesini aralar, kimseyi göremez sokakta. Kız yazmış mı, kaç oldu saat? Herhalde yazmayacak. Altıncı birayı açtım şimdi. Birazdan sızarım. İstediğiniz öyküyü yazmaya çalışacağım. Adını Gogol’ün Palto’su olarak düşünüyorum. Oldukça realist bir öykü olacak. Kahraman olarak bu kez kendimi anlatmayı düşünüyorum, bütün çıplaklığıyla, bütün gerçekliğiyle. Kar yağıyor lapa lapa, kan sızıyor oluk oluk. Üşüyorum, paltonun içine saklansam? Kim bilir, küçülür küçülür yok olurum, kimse görmez beni orada, kimse varmaz farkıma…

Melek Öztürk

beni.deliler.anlar@gmail.com

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM