8 Temmuz, 2020

Büyük bir öfkeyle vardım daktilomun tozlu tuşlarının başına. Sonra daha önce neden temizlemediğimi düşündüm. Bu mürekkeple işlenmiş tuşların üstünde uçuşacak olan tozları. Tanrıyı düşündüm sonra. Bana yazdığı hikâyeyi. Belki ben de kötü hikayeler yazıyordum. İyi karakterlerin başına kötü şeyler gelmesinden haz duyan bir yazar olabilirdim. Ama yine de anlamadım Tanrıyı. Neden kaç gündür uykusuzdum ve neden hiç uyuyamıyordum. Belki uyuyordum da rüyamda uyuyamadığımı görüyordum. Belki de odam çok soğuktu ondan böyle kabuslar görüyordum. Hangisinin gerçek olabileceğine bir türlü karar veremedim. Belki de asıl sebep bunlardan başka bir şeydi bilmiyorum. Zaten şu sıra günler öyle bir hal aldı ki günün içerisinde yaşanan hiçbir şeyi anlamıyordum.

Zihnim kaç gündür bir garip düşüncelerin devinimiyle meşgul. Bundan haberdar mıyım tam olarak anlamıyorum. Eğer böyle giderse derdimi, kendimden bir başkasına daha anlatmalıyım diye düşünüyorum. Ha! Öyle değil mi? Evet evet sesini duyabiliyorum sen de beni destekler gibisin. Biliyorum sıkılıyoruz bu etten giysinin içinde ama yine de bigâne olmaktan alıkoyamıyoruz kendimizi kendimizden. İşte böyle böyle anlaşıyoruz seninle, bazen beni hırpalasan da hiç alakasız seslerinle. Ama yine de iyi biliyorum ki her şey benimle alakalı.

Uykusuzluğum artmıştı ve dışarı da hiç ışık yoktu. Ve herhangi bir ses de. Sadece; sigaramın kokusu bu buzlu odama bulaşmasın diye başımı pencereden çıkardığımda o keskin soğuğun yüzümü bir jiletle alanında uzman bir doktorun bir kadavra parçasını bütününden ayırırken çıkardığı ince ses duyuluyordu yüzümde. İşte o an karar verdim. Zihnimin içinde dolanan ve kendini benden ayırmaya çalışarak kendi bağımsızlığını, özerkliğini isteyen şeyden birine daha söz etmeliydim. Bunlar belki de bu kadar garip dururken bir başkası olsaydı delirdiğini düşünürdü. Ama nedense bana normal geliyordu. Her şey bir yana bütün bunların bana normal gelişinde bir gariplik hissettim. Aslında her şey normaldi de bu duruma normallik kazandırmam; işte içinde bulunduğum her şeyden daha uçarıydı. Ve dediğim gibi işte böyle karar verdim gitmeye.

Uzunca bir koridorun ortasındayım. Her şey öyle aydınlatılmış ki “Sanki dünyanın bütün neonları yanıyor sönüyor.”. Bir kavgaya tutuştum o an neden burada bulunduğumuz hakkındaydı. Ona kalsa derdimizi kimseye açmamalıymışız. Kimse haberdar olmamalıymış ondan. Ve şöyle ekliyor; “Acılarımız zayıflıklarımızdır. Herkesle paylaşılmaz.” Evet, tam olarak işte böyle diyor. Belki de beni kimseyle paylaşmak istemediğinden bilmiyorum. Ama yine de afili konuşmaktan kendini alıkoyamaz biliyorum. Hiçbir şeyde de benden geri durmaz. Fakat bugün tek olmak istiyorum. Tek başıma karar vermek istiyorum onu dinlemeden. Kendi özerkliğime ulaşmak istiyorum. Her ne kadar öteden beriden kulağımda, zihnimde ya da göğsümün en orta yerinde belirse de kimseye kulak asmayacağım.

Bir ekranda isimler yanıyor sönüyor sönüyor. Ve bir ses çığlık çığlığa bağırarak karşılıyor berikini. Zaman seni yok sayarken sanki daha sıkıcı gelmeye başlıyor. Alışıyor muydum sana? Yoksa acaba buradan çıktıktan sonra belki de seni hiç duyamayacağım diye endişeye mi kapılıyordum? Kendimi anlamıyorum zaten buraya neden geldim ki. Nasıl da kasım kasım kasılıyorsun yukarıdan. Kendinden vazgeçemiyorsun da ben bunları söylerken eminim oturduğun kürsüde o en yükseklerde, tepelerde gururdan aşağılara bakamıyorsun bile. İyi tanıyorum seni bazen öyle gururlusun ki sanki o güvendiğin gururun dağları yok edecekmiş gibi gel… “Kendini iyi tanıyorsun. Ama kimin kim olduğundan emin değilsin gibi?” Alışkın değilim biliyorsun sözümün böyle yersiz kesilmesine. Tekrar gözlerim ekrandaki yanıp sönen isimlere ve sesi kısılmış bir kadının detone çığlıkları arasında yankılanan seslere kulaklarımla beraber ilişiyor. Haluk yazıyor tam karşımda duran mavi çerçeveli beyaz ekranda. Haluk ben miydim? Böyle mi çağırırlardı beni. En son kim çağırmıştı ki ismimle beni hatırlamıyorum. Yukarıdan sesleniyor bana; hayır hayır olamaz! Bu kadar mı durumun? Ne zaman unuttun bana verdiğin ismimi. Bu sen olamazsın biliyorum. Ama ben olduğumdan da emin değiliz ya. Hep böyle değil midir, artık nereden geldiğini bilsem de nereden geldiğini bilmediğimiz yönlendirilmelerle kandırmadın mı onca insanları. Artık kontrol edemediğim şeylere inanmıyorum. Ve diyorum ki sana kontrol edemediğim şey benim değildir. “Ne yani inanmıyor musun bana?” Seni duyabiliyorum ve inanıyorum da aslında. Artık aynı etten giysinin içinde olmaktan sıkılmış olabilirim. Ya da senin varlığını…

Haluk benim diyorum ve kalkıyorum oturduğum yerden. Her taraftan sesler yükseliyor. Ve kapının önünde duran insanların gözlerine bakıyorum. Detone sesin arasında haluk çığlık çığlığa. Ağır adımlarla hareket ediyorum. Kapı eşiğinde yığınlar oluşturmuş üç beş kişi arasından birinin daha adı haluk çıkar mı acaba diye. Kimse kapıya yeltenmiyor benden başka. Öyleyse adım haluk olmalı.

Evet diyor bana evet seni dinliyorum. Kimi diyorum içimden acaba kimi dinliyor olabilir? Ne kadar zaman geçti ki burada oturduğum süre zarfı içinde. Yukarıdan sesleniyor yine benim olmayan ya da benden kopan, belki kendi bilincinin farkına varıp kendi özerkliğini isteyen “Belki de sen gelene kadar öyle sıkıcı hikayeler dinlemiştir ki senin anlatacağın saçmalıklara tahammülü daha şimdiden yoktur.” Sus diyorum sen sus. Çünkü bu hikâye tek kişilik değil. Biraz acele etmem gerektiğinin farkındayım. Böyle doktorların aceleci olduklarını bilmiyordum. Fakat nereden tutacağımı ‘kendini’ nasıl anlatacağımı bir bilsem. Bir tek ses çıkarabilsem her şeyi anlatacağım belki de, ama o ses bir türlü çıkmıyor ağzımdan.

‘AH’ diyerek başlasam mı acaba diye düşündüm. “Saçmalama şairler bile böyle demezdi.” Diyor bana zihnimin içinden. Evet haklıydı berbattı bir şeyi anlatmaya böyle başlanmazdı. Gözümün üstünde kahve rengi bir çift göz büyük bir sıkılmışlıkla dikiyor gözbebeklerini üzerime artık anlat diyor. Anlatmalıydım biliyorum. Ama ya iyileşirsem, ya çekip giderse benden. Bu yalnızlığa kimi ortak edecektim. Kim dururdu benimle bu buz gibi odada. Kim anlatırdı bana saçmalıklarını ve en önemlisi kim dinlerdi benim olmayan saçmalıklarımı. Mağrur bir devinim gerçekleştiriyor hissedebiliyorum. Belki gururdu duydu benimle. Ama buraya sebepsiz gelmemiştim. Konuşmalıydım. Yalan da olsa gerçekte olsa bir şeyler anlatmalıydım. Onun özerkliğine gölge düşürse de ya da hiç düşürmese de onu kaybetmeyi göze alarak ve yahut onu koruyarak bir şeyler anlatmalıydım.

Iııı şeyy aslında “Berbatsın” kes sesini be. Kim ben mi? Neler oluyor? Hayır efendim özür dilerim size demedim. Kime dedin ya burada benden ve senden başka kimse yok değil mi? Ona dedim. O kim? Bilmiyorum efendim. Nasıl bilmiyorsun? Pardon efendim kendime dedim. Sen kimsin? Bilmiyorum. Berbattı biliyorum ama her şey hiç de olağan gelişmemişti. Zaten olağan olmadığını düşündüğüm sebeplerle gelmiştim ya buraya. İşte böyle başlamıştım anlatmaya karşımda bir çift kahverengi gözleri olan adama. Ne bir merhaba demiştim ne de adını sormuştum kabaca idi biliyorum. Ama normal bir girişi de beceremezdim ya biliyorsun.

Talihsizce yaşanan bir olayın ardından “Ah! Yapma lütfen” Hiç kimse başına büyük bir felaketin geleceğini düşünmez. Hele ki daha 21 yaşındaysan. Her şey rengarenktir o yaşlarda. Kurumuş çimenler dahi yeşile çalar bu yaşta. Tahmin edemezdim ki. Sanki her anım kusursuz bir yaşama dahilmiş gibi. Eğer ben o yaşlardayken biri gelip de bana 21 yaşında talihsiz “Talih mi? Yine mi?” bütün renklerin siyaha çalacak deseydi. Ona mümkün olabilecek en kötü kahkahayla gülerdim. Kimin başına 21 yaşında kötü bir şey gelebilir ki? O ancak benden çok uzaklarda ya da bir haber programında görebileceğim bir şeydir. Her zaman öyle olmaz mı? Her zaman kötü olaylar bizden çok uzaklarda gerçekleşmez mi? Evet öyle ta ki 21 yaşına kadar öyleydi. Ben o yaşıma kadar bütün kötü olayların benden sadece talihsiz “Yeter artık” insanların başına geleceğini düşünürdüm. Ah! Diyorum durmadan ah! Çünkü uzakları yakın eden bir durbinin(uzağı yakın eden manasında) elinden çıkan bir kadere mahkûm kaldıysan çoktan, artık hangi yaşta olduğunun bir önemi yoktur. Sanki bir çift kahve rengi göze sahip olan bu adamı etkilemiş gibiydim. Onca sıkıcı gelen hikâyelerden sonra benim hikayem ilgisini çekmiş olabilirdi. Hiç ses çıkarmadan sanki anneannesin dizleri üzerine başını koymuş koca bir bebek gibi dinliyordu beni. Seninle gurur duymalı mıydım? Bir an duraksadım ta gözlerinin içi büyüdü de anne lütfen anlat diyen gözleriyle koca bebek bana baktı. Nefesimi toparlardım. O tekrar konuştu “Acılarımız zayıflıklarımızdır” doğru söyleyebilirsin yanıla da bilirsin. Ama en nihayetinde bu senin doğrun “Belki de”. Kafam karışmıştı, kendime kendime konuştuğumdan şüphe duyan bir duygu geçişi belirdi yüzünde. “Ben de seni hep yüzünden geçen duygulardan okuyorum”. Çünkü sen kendi kendini okuyorsun dedim. Bir çift kahve rengi gözleri olan adam beni uyarmak istermişçesine öksürdü. Anladım haklıydı ne diyeyim.

Ne yaşadın evladım? İnsanı öldüren bir şey ama ben ölmedim. Aslında ölmüştüm. Fakat eksilerek çoğalacağım hiç aklıma gelmezdi. Tahmin edilebilir, fakat herkesin asla benim başıma gelmez dediği bir şey yaşamıştım. Bir trafik kazası “Bu kadar kolay söyleyebileceğini mi düşünüyor gerçekten. Evet bir yalancısın öyle bir şeyin olmadığını ikimiz de biliyoruz. Ve yine biliyorum ki senin bundan başka uyduracak ve anlatacak bir kaynağın yok.” Kendimle bir an çeliştim. Gerçekten bu kolay söylenmeyi hak edecek bir cümle değildi. ‘Aslında o kadar zordu ki yazarın yapabileceği en akıllıca hamle buydu’ ama yapabileceğim en akıllıca hamle buydu.

Evet bir trafik kazasıydı yaşadığım. Daha önce hiç başıma böyle bir şeyin geleceğini hiç tahmin etmeyişimden bahsetmiş miydim? ‘Saçmaladığının farkında fakat bırakalım ne yapacaksa yapsın’ Evet söylemiştin. Pekâlâ oğlum trafik kazası geçirdin orasını anladık artık asıl mesele nedir? Bir çift kahve rengi gözleriyle bana bakan adamı sözlerimle etkilediğimi sanıyordum. Aslında ben konuşurken sanki ona hikâye anlatıyordum. Böyle hissettim sanki her şey yalanmış da ben hiç trafik kazası geçirmemiştim. Anlatımımla birini nasıl etkileyebiliyordum onu ölçüyormuş gibiydim. Daha fazla gevelemeden gözlerimi kahve rengi gözlü adamdan kaçırarak konuşmaya devam ettim.

Her şey ilkin olandan sonra başladı. Ben yaşadığım şeyin en acısı olduğunu düşünürken en hafifi olacağını bilmiyordum. Yaşadığım şehri terk ettim. Bir başıma ve özellikle hiçbir akrabamın bulunmadığı bir şehre geldim. Önceleri kendimi varla yok arasında hissediyordum. Ve kendime bir düşman edinmiştim. Zihnim bana karşı koruyucu mu yoksa inkârcı mı yaklaşıyordu anlamıyordum. Yaşadığım şeyi reddettim. Ve bu hala geçerli fakat yine de elimde açılmış bu kesiğe olmayan rüyaları gerçekmiş gibi gösterebilen bu zihin bile bir kalıp bulamadı. Ben de bir ad takmak istemedim. Zihnim, kazanın aslında hiçbir zaman yaşanmadığını söylüyordu. Ona güvenmek zorundaydım bilhassa işime de böylesi geliyordu. Fakat bundan sonraki yaşamımı bu denli etkileyeceğinden bihaberdim. Gel zaman git zaman ilk defa yaşadığım bir şeyi reddetmiş olmanın üzerinden geçen bir zamandan sonra tekrarlar olmaya başladı. Bir gün bu şehirde bir arkadaş edindim kahve renkli gözlü bey. Onunla bir gün geçirdik. Tam bir gün. Gün aşırı beraberdik. Gecenin sonlarına doğru artık uyuyacakken yatağı karşımda olan bu arkadaş bir şeyler fısıldıyordu. Galiba inşaat mühendisiydi ve evimin tavanı hakkında mırıldanıyordu. Tam işte o an kafamın içinde bir yerlerde sancısız bir doğum gerçekleşti. Sanırım kendim doğuyordum. O an bütün sesler kesildi ve ilk defa onu işittim. Kimi? Kendimi. Ama nasıl oluyor? Olurmuş meğer. Bana şöyle diyordu karşında kimse yok “Ben hatırlamıyorum” ama o inşaat mühendisi gerçekliğinden hiç ödün vermeden karşımda duruyordu, konuşuyordu ve mağrurdu. Ama o bana ısrarla orada kimseler yok diyordu. O kim? Benim. Ama… lütfen devam edeyim. O gece işte o gece henüz uykuya dalmadan biraz önce o hafif sarhoşluktayken “sen kimsin demiştim.” Evet öyle demişti. Sen kimsin? Aniden gözlerime damlayan uykuya bir çöl öğlesi kuraklığı deydi.

Sahiden kimdim ben. O geceyi nasıl geçirdiğimi hatırlamıyorum. İşte sayın bey benim sorunum burada başlıyor kimim ben? Önceleri çok takılmadım bu duruma fakat sonradan fark ettim ki aylardır rüyalarımda sadece kendimi görüyorum. Ve yeni bir şeyler yaparken acaba bunu isteyerek mi yapıyordum diyordum kendime. Bazen o seslense de. O kim? Kendim. Ve bir şeyler yaparken ben bunu nasıl yapardım ya da 21 yaşımdan önceki ben olsaydım böyle bir şey yapar mıydım? Ben kimdim ne yapardım ya da ne yapmazdım? Hangi olaylar karşısında kalırdım ya da hangi olaylar karşısında nasıl davranırdım artık bilmiyorum. Sabah erken mi kalkardım bir okulum olur muydu ya da var mıydı artık hatırlamıyorum. Ben neyi severdim ya da neyden nefret ederdim. Ya da neler için bir kerecikten bir şey olmaz derdim. Bütün bunlara verecek tek bir cevabım yoktu. Kafam karıştıkça onu hayatıma daha çok dahil olarak buluyordum. Kimi? Kendimi. Artık bir çıkış bulmak istiyordum ve bilin bakalım bundan kurtulmak için ne yaptım sayın bir çift kahve rengi gözlü bey. Ne yaptın? Kendimi üçe böldüm. Nasıl? Şöyle; ben o zamanlar çok sonra fark ettim ki her gece rüyamda kendimi görüyormuşum. O rüyalarda kendimi sürekli bir şeyin içinde, bir eylem halinde ya da bir davranış biçiminde görüyordum. Ve bütün bu rüyalarımdaki kendimin özelliklerini yazdım. Hırsızlık, iyi kalplilik, toplumsal genel geçer bir ahlaka sahiplik, vs. insanı insan yapan karakteristik özelliklerin toplamı. İşte bunları yazdım. Ve bir de gerçek hayatta neler yapıyorsam tam olarak kim olduğumu bilmediğim halde kendimi dışarıdan görüp ben kimim sorusuna cevap veremeyecek kadar az da olsa kendimle ilgili olan şeyleri de yazdım. Son olarak 3. Kişiliğim dediğim ‘ideal ben’ işte üçüncü ben buydu ideal ben. Ya da biz buna olmak istediğim ben diyebiliriz. Pekâlâ ne yaptın bu üç kişiye? Ben bu üç kişiyi artıları ve eksileriyle birleştirip gerçek olan beni bulmaya çalıştım. Fakat rüyalarımdaki ‘ben’ ile gerçek hayattaki ben birbirini götürdü. Çünkü ben hiçbir zaman rüyamdaki ‘ben’ olmak istememiştim. İdeal ‘ben’e gelince; ona o kadar çok şey yüklemiştim ki gerçek olduğunu düşündüğüm ‘ben’ ideal olana yetişememişti bile. İdeal olan da kalan diğer beni bitirmişti. Yani kim olduğumu bulamadım. 

İşler daha da garipleşmeye başlamıştı. Onun sesini artık daha çok duyar olmuştum. Bir gün bana eğer sürekli biriyle yaşıyorsan ve onun sihirli güçleri olduğuna inanıyorsan ve yine o sana olmayan bir şeyi kendi elinde bulunan gizemli bir güç ile sana gerçekmiş gibi gösteriyorsa ve buna rağmen ondan ayrılamıyorsan hangi gerçeğe inanabilirsin demişti. Çok tuhaf bir soruydu afallamıştım. Haklı olduğunu anladığım an bütün gerçekliğimi sorgulamaya başladım. Artık kim olduğumun hiçbir önemi yoktu o anda bu kadar maskeyle gezen insanlar arasında.

Büyük bir acının ardından insan artık başka kötü şeyler olamaz değil mi der kendine ya da en yakınına. En acısı buydu ben hem yalnızca kendime demek zorunda kaldım hem de bir acının doğurduğu daha büyük bir acıya maruz kaldım.

Ve o gece ilk defa karşımda bütün gerçekliğiyle mağrur duran bir kişinin gerçekliğini reddettiğim gece zihnim çoktan kendi bağımsızlığını kazanmıştı. Ve ben çoktan gerçekliğimi kaybetmiştim. Şimdi sayın kahve renkli gözlü bey, şimdi sakın bana bir reçete bile yazmayın. Çünkü ben buradan çıktıktan sonra belki de sizin yanına hiç gelmemiş gibi olacağım. Nasıl ki karşımda duran mühendis bir anda zihnimin yarattığı gerçeklik karşında eriyip yittiyse sizin kahve rengi gözleriniz ve bu tok sesiniz onun karşısında kısaca hiçbir şeydir. Benim size gelmemdeki tek sebep bir anlığına dahi olsa gerçek bir an yaşamak ya da bütün samimiyetimle söylüyorum ki gerçek bir insanla gerçek bir sohbet edebilmekti. Şimdi o kahve rengi gözlerinize iyi bakın…

Tuşların üzerinde uçuşmaya bekleyen şeyler bir peri masalı sihri gibi gümüş tozuna bulanmıştı. Daktilomdan çıkan her sese karşılık biraz daha gümüş tozu kalkıyordu. Bu bir sihirdi. Fakat her gözün göreceği ve her kulağın duyacağı bir şey değildi. Yalnızca kelimelerin tanrısını bilenlerin anlayacağı ve duyacağı bir şeydi. Kara yazımın böyle yazılmış olması beni öfkeye koşmuştu. Daktilonun tuşlarına sihirle ve öfkeyle vuruyordum. Öfkenin sesinin duyulması için öfkeyle öfkeyle. Ve sonra işte böyledir dedim insanın hayatı. Bir kalemle binlerce insan kara bir ömürle geçip gidiyordu. Ve ben tuşlara vurarak oluşturduğum bu kaderi silmek istedim. Çünkü hiç kimse gerçek olmayanlar da dahil kimse “çünkü ahşabı kemiren de ahşaba dahildir değil dışarıdan” böyle bir kara yazıyı istemezdi.

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM