5 Nisan, 2020

Samsun/Alaçam’da, 27 Ağustos 1981 günü yine çok kapalı bir hava var, yine çok yağmur yağıyor ve günlerdir bu hep böyle. Öğleden sonra Lise Müdürümüz Habil Bey’in odasındayız. Müdür de devir de değişmiş. Okul bahçesine bakan pencerenin önündeki uzun masada Türkçe-Edebiyat grubu zümre öğretmenleri ikmale kalan öğrencilerin yazılı kâğıtlarını okumak için toplanmışız. Öğretmenler, çoğu stajyer öğretmen. Ahmet, Gülgün, Hilal ve ben, başka kim var bilmiyorum. Müdürün masasının önündeki tekli kotluklardaysa lise bitirme sınavlarına girmek için buraya gelen kardeşim Olcay ve aynı zamanda aralıklarla ev arkadaşım Gonca karşılıklı oturuyorlar.

İçerden bir iki gün önce çıkan Ahmet hoca hararetle konuşuyor, biz onu dinliyoruz. Gâh gülüyor, gâh onun düşürüldüğü hale üzülüyoruz. Çünkü 12 Eylül diye bir şey olmuş. 12 Eylül’ü biz bilmiyoruz, sersemiz daha. Başımıza ne getirildiğini tam kestiremiyoruz. Demir bir çubukla başımıza vurulmuş da, yara daha çok sıcak, kan kaybediyoruz, yaralıyız, daha ölmemişiz ama. Yarın devrim olacaktı oysa… Derinlere dokunan bir sükûtlayız, anlamaya çalışıyoruz olup biteni. Bunun için kendimiz de hemen Ahmet Bey’le aynı türden endişelerle bir yıldır içeri alınacağımız günü bekler durumdayız.

Ahmet Bey, Samsun Alaçamlı ama Malatya Hekimhan’dan o sene aramıza katılmış iyi bir demokrat, hatta ilerici, yurtsever bir arkadaşımız. Zaten bütün bir zümre değişik sol fraksiyonlardan ve biz kızlar hemen hepimiz aynı evlerde kalıyoruz. Bazılarına ayrı sol fikirlerden, nüansların yarattığı saçma itirazlardan ötürü mesafeli olmakla birlikte hepimiz öğrencilikten yeni çıkmış,  hatta çıkamamış sıkı devrimcileriz.

Görev yerimiz Alaçam bizi solcu yapısıyla kucaklayan bir ana caddenin içinde götürüp getiren, rahatlığımızı devam ettiren bir yapıya sahip. Halkın yakınlığı, esnafların gösterdiği kolaylıklarla alışverişlerimizi yapıyor, her türden ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyoruz. Öğrencilerimiz canla başla yardım ediyor bize, ilkin Mehmet Rebii geliyor aklıma, her derdimizde yanımızda. Suat, Akın, Süleyman daha ne çokları… Bir arka sokakta faşistler var, ama bizi yıldıracak kadar güçlü değiller. Bizi/ beni korkutan komşu Bafra ilçesi oluyor. Tatillerde memleketlerimize gidiş gelişlerimizde mola verdiğimiz için oradan geçerken tedirginlik var.

Bafra, o yıllarda silme sağ görüntüsü veriyor ve solcuların, özellikle öğretmen ölümlerinin yaşandığı, yaralama olayların çok yoğun olduğu bir yer. Konuşma aralarında şanslı bile sayıyoruz kendimizi, “Bafra’ya düşseydik ne yapardık,” diye söylediğimiz oluyor. Oysa öyle güzel kucaklamış ki bizi Alaçam, her öğretmen kendini şehrinde, derneğinde falan sanıyor.

Sol’un hemen her fraksiyonundan öğretmen var. Öğrencilerimiz bizle bir, hatta daha keskin olanlar var. Yoğun olarak Kurtuluş fraksiyonu örgütlü. Gençlerle harika dersler, bütün geceler, dayanışmalar içinde geçiyor günler. Tütün bitkisini de ilk kez orada tanıyorum. Tablalara bakıyorum, güneşe konmuş dizili tütünlere, insan sesleri yabancı ama ne sıcak bu insanlar diyorum, güneşten kopmuş gibiler. Burada şimdi Sabahat hocam, iki güzel çocuğu öğrencim, Ayşegül ve Şamil geliyor aklıma içim ısınıyor buraya usul usul.

Sanki öğretmenliğe, arkadaşlarımdan ayrılığa alışmaya da başlamış gibiyim. İlk yılki gibi değilim. İlk yıl efsaneydi. Öğretmenlikten kaçıyorum, babam beni illa öğretmen yapacak ya, okuluma gönderdi beni arkadaşım Beyhan’la… Kurban Bayramı, otobüs bulamadık, deyip döndük Bursa’ya. Babam ikna olur mu, anneme bir kat yatak, küçük bir tüp, üç beş kap kaçak hazırlattı, yallah, bayram sonrası Samsun’a. Birlikte gidiyoruz bu defa…

Karadeniz’i bu ilk görüşümüz. Sabaha karşı bir yanım sarı kırmızı bağ bozumu rengi, diğeri sonsuz bir mavi, gözlerim kapanıyor uykusuzluktan, onları ellerimle açıp bakacağım nerdeyse, ölüyorum renklerin ahenginden, renklerin uyumlu geçişinden, yok böyle bir geçiş görmemişim daha.

İlk gün Selman müdürün odasındayız. Ben suçlu bir sükûnla oturuyorum, babam konuşuyor. Müdürüm babam gibi müzik aşığı, babam keman, Selman Bey her telden biliyor, en çok da kemençe… Ne akortlu konuşuyorlar öyle… Hayranlıkla dinliyorum onları; parkam, gömleğim kareli, postallarımla… “Bu guguş mu öğretmen olacak,” bana diyor Selman müdür. Babam onunu ikna etmeye çalışıyor. “Ben yetiştirdim, inanın çok iyi bir öğretmen olacak. Kaçıyor. Ne olur bırakmayın.” Eti sizin, kemiği benim yapmaya çalışıyor. Babam konuşurken daima aşkla susan bir çocuğum, “İnanın çok iyi bir öğretmen olacak,” diyor yine, sakın kaçmasına, öğretmenliği bırakmasına izin vermeyin, demeye getiriyor.

Akşam olmak üzere, okul dağılıyor. Beni okula çok yakın bir apartmanın en alt katında üç yeni öğretmenin kaldığı bir eve götürüyorlar. Kapı çalınınca genç öğretmenler hep birden açmak için merakla kapının önüne toplaşıyorlar. Aha, Bursa’da dergi alması için biraz zorladığımız sınıf arkadaşım Selma!  Arkadaş benden çekiniyor, belki korkuyor ama yapacağı bir şey yok. İçeri geçiyoruz. Sevim, Hatice ve Selma bir de ben. Ev işi de tamam. Babam o gece nerede kaldı bilmiyorum.

Sonrasında müdürümüz, eşi Nuran abla, baldızı Türkan’cım ve sevgili çocukları Hakan ve Handan, hem okulda hem evlerinde hayatımın akışına dostluk, alışık olduğum aile sıcaklığı ve her türden katkılarıyla bana Bursa’yı, tam da babamın istediği biçimde, unutturacak kadar mükemmel bir aile sundular. Teşekkür bile edemem onlara, yaptıklarının karşılığı yok hiçbir şeyle… Anlatılamaz başı şeyler yaşamak lazım denir ya işte öyle… Güzel insanlar güzellikler katıyor insana. Sonra tayinleri çıkıp gittiler, öksüzlük başlıyor bende..

İlk yıl hemen her hafta cumadan Bursa’ya gidip derneğin yönetim kurulu toplantılarına, diğer eylemler varsa onlara katılıyor, arkadaşlarımla görüşüyor, konuşuyor pazar gecesi tekrar Alaçam’a dönüyorum. Bursa’dan otobüse bindiğimde muavinleri tembihliyorum, “Beni sakın erken uyandırmayın, tam okulun önünde indirin,” diye. Birçoğuyla tanış olunmuş artık. Bir sokak önce indirseler bozuluyorum. Onca yolu aralıksız uyuyarak gidip geliyorum.  Çok yoruluyorum ama gençlik işi kurtarıyor. Biraz uykuyla deli enerjime kavuşuyorum. Ailemi, yeni doğan kardeşimi bile görmeden bütün bir yıl aralıklarla bu yolculuklarım böyle sürdü.

O malum yağmurlu günde müdürün odasında bizim Ahmet hoca içerde otuz altı gün kadar kalmıştı ya, içeri düştüğüne üzülmüyor hiç, sağcıların koğuşuna atıldığına yanıyordu. Ondan hiç susmadan konuşuyor hep, içini ferahlatmaya çalışıyordu.

İçeri düşmesine sebep de – olayın olduğu gün ben de öğretmen odasındaydım- o gece (1981) haber bültenlerinde hepimiz televizyonlardan radyolardan şaşırarak duymuştuk ki, Malatya Hekimhanlı tescilli tetikçi Mehmet Ali Ağca, Papa II. Ioannes Paulus’e suikast yapmıştı. (Bu Mehmet Ali Ağca ki, 1979’da Abdi İpekçi suikastı ile kötü adını duyurmuş, yurt dışına malum ellerce kaçırılmıştı. ) Ağca da Hekimhanlı ya, hem bu nedenle hem de suikastın uluslararası ünü nedeniyle Ahmet hocanın ilgisini çekmiş olmalı ki, o sabah öğretmenler odasına girer girmez, ortaya karışık:

– “Gördünüz mü aslanım Ağca Papa’yı nasıl devirdi,” dedi.

Ahmet hocanın bu deyişinde olanı biteni hiçbir onama, benimseme, beğenme yoktu. Öylesine haber verircesine, şaşarcasına söylemişti. Bunu içimizden malum birileri sıkıyönetime farklı ulaştırdı ve bizim Ahmet hoca sağcı faşistlerle otuz altı günlük çok zor bir gözaltı dönemi yaşadı. O yağmurlu günde masada biz yazılıları okurken o hep işte bu derdini anlatıyordu bize, içerde yaşadıklarını. O daracık koğuşlarda nefeslerine tahammül edemeyecekleriyle iç içe olmanın verdiği gerilim, linç edilme kaygısı, aynı yerden ellerinle yemek yemenin iğrençliği. Kir pis içerisinde kokmuş onca insanla o dar hücrelerde nasıl üzüldüğünü, zorlandığını, hele de solcuyken sağcıların içinde kalmanın en büyük işkence olduğunu ve kendisi için bu durumun utanç verdiğini; ruhunda açılan bu yırtığı konuşmayla onarmaya çabalıyor, konuştukça konuşuyordu.

Sonunda dayanamayıp ben:

“Aman Ahmet Bey, gören duyan da otuz altı gün değil de, otuz altı yıl içerde kaldınız sanacak,” der demez; daha lafın sıcaklığı ağzımdayken, harfler ağzımdan çıkıp onlara ulaşır ulaşmazdan, müdürün kapsı açıldı ve silahları üstümüze çevrili polisler girdi içeri.

O an sanırım tutulduk, film dondu. Zamandan mekândan kopmuşuz. Sonra ayakta olduğumuzu gördüm, hepimiz ayağa kakmışız. Müdürü dışarı çağırdılar. Biz içerdeki her biri ayrı bir fraksiyondan arkadaş, birbirimizin kanı çekilmiş yüzüne bakarak ve fısıltıyla ya da içimizden, “ben almaya geldiler,” diye geçirirken kapı kısa bir süre sonra tekrar açıldı.

Okul müdürü:

– “Halide hanım, dışarı gelebilir misiniz,” dedi.

İlk adımı şuursuzca karşımda oturan kardeşime bakmadan önlerindeki sehpaya doğru, onu koruma kaygısala, onu ele vermemek adına ortaya doğru atıyorum. Çantamdan ne zaman çıkardığımı bilmediğim anahtarın birini kardeşimin alması için yine ondan taraf hiç bakmadan usulca sehpanın üzerine sahipsiz bir anahtarmış gibi bırakıyorum.

Merdivenleri nasıl indiğimi anımsamıyorum, hiç korkmadığımı biliyorum, çünkü düşünemiyorum. Nasılsa en korktuğum şey başıma gelmiş. İçim havalı bir cam gibi çelik zerreler halinde dağılmış. İçimi toplayıp düşünemiyorum.

Bahçede gördüğüm manzarada; ellerinde markasını bilmediğim yukarıdakilerin de elinde olan otomatik silahlı polisler ve çok sayıda polis otoları okul bahçesine park etmiş beni bekliyor.

Polis şefi:

“Evinde arama yapacağız Halide, evine gidelim,” dedi.

Evim, Geyik Koşan yolu üzerinde bir Almancının yeni yaptırdığı bahçe içerisinde, modern güzel bir ev, hemen giriş katında. Üst katta bizim okuldan edebiyat hocası bir abimiz eşi ve çocuklarıyla oturuyordu.

Nişanlıydım. Nişanlım, 1 Temmuz’da üç aylık askerliğini yapmak üzere orduya teslim olmuştu. Bir buçuk ay Bursa’da kaldıktan sonra Alaçam’a çeyizlik eşyalarımla dönmüş, nişanlımın Yakakent’teki evinden bekâr eşyalarını, benim eşyalarımın üstüne yıkmış, o eski eşyalardan kendime yeni bir yuva yapmaya çalışıyordum.

Bursa’dan annemden getirdiğim sandık içi çeyizlerimin hepsini suya bastırmıştım. Kanaviçeler, danteller, yatak yorgan örtüleri, mutfak takımları, satenler, tüller, sandık deyince akla ne gelirse… Evimin banyosu bütün bu eşyalarla doluydu. Bir kısmını bulabildiğim leğenlere suya bastırmıştım, sırasıyla yıkamaya çalışıyordum. Yağmur izin vermiyordu. Ufak Sempati marka bir çamaşır makinem vardı. Çok az çamaşır aldığı için işim uzuyordu. Az bir kısmını kurutup ütüleyip kaldırmıştım, ama büyük çoğunluğu dağ gibi banyoda yığılı sular sabunlar içinde.

Büyük bir odam vardı, Kars’tan annemlerin aldığı yünler açıkta, nişanlımın belki de yıllardır yıkanmamış yorganları, yatakları sökmüşüm. Üstümüz başımız, sayısız gömlek, eşofman, yağmurluk, rüzgârlık, şapka kaşkol akla zarar bir elbise, bluz, gardırop falan alınmamış hepsi yıkanıp ütülenecek o gelene kadar.. Evim memleketim gibi… Her yerde kitaplar, dergiler, albümler karman çorman. Mutfakta iki evin kap kaçağı ve ben bu evde aklımı kaçıracak kadar işin içerisinde gündüzleri okula gidip sınavları yapıyor, yazılı kâğıtlarını okuyor, kalan sürede bu eşya yığınından gümüşten tel çeker gibi eşyaları hayata çekiyorum.

O yaz kardeşim Olcay da yanımdaydı, ne yiyip ne içiyorduk bilmiyorum. Menemen falan yapıyordum her halde, patates, köfte kızartıyordum, değişmez menümüz çay ekmek peynir, domates, karpuz, üzüm gibi bir şeyler yiyorduk. O çocuk da benle beraber bu modern fare yuvası kılıklı evin ortasında kalmıştı.

Nişanlımın bir televizyonu vardı siyah beyaz, kurmayı başaramamıştık ama Toşhiba marka daha sonraki yıllarda çok kullanacağımız bir kasetçalarlı radyosu hiç susmadan çalıyordu. Her zamanki gibi radyomuz biz uyanık olduğumuz sürece hep açık ve o günlerde kardeşimle ağzımızda dilimizde hep aynı türkü:

“Altın hızma mülayim/ Seni haktan dileyim/ Yaz günü temmuzda/ Sen terle ben sileyim.”

İşte böyle yeni ev olmaya çalışan bu berbat eve polisler girdi. Yerler çıplaktı, ayakkabılarla girip çıkıyorlar, biz de mi öyle giriyorduk eve, her halde ki, ya da o durumdan ötürü bunu hatırlamıyorum. Polisler benim evin doğuma hazırlanan mahremiyetinde birbirlerine bakakaldılar. Ben çok sakin ve bir devrimciye yaklaşan vakar ile hiç konuşmadan ve hiç korkma belirtisi göstermeden, onların mutlaka görmek istediği odaları ben önde onlar arkada dolaştık.

Banyoyu gösterdiğimde, leğenlerde ıslanmış çeyizlerime baktılar, dönüp bir bana baktılar.

Polislerden birisi:

“Bu ne hal?” dedi.

“Nişanlıyım, düğünümüz olacak, iki evin eşyasını topladım, temizlik yapıyorum,” dedim. O zaman polisin yüzü bulutlandı sanki. Başını salladı, yere çevirdi gözlerini. Bunlar başka türlü polislerdi ki, kimse bana sesini bile yükseltmedi o ana kadar, korkutmadılar da. Derin bir sessizlik onları da sarmıştı sanki. Yapmaları gerekeni yapıyorlardı, yol boyu hiç rahatsız edici ne bir söz ne bir davranışta bulunmamışlardı. O sırada onların Polder’li olduklarını düşünemedim ama sonra sonra aklıma geldikçe Polder’li olduklarını düşünürüm. Onlar da halkın çocuklarıydı, kendilerini de bizi de çok iyi biliyorlardı.

Yasak kitap arıyorlardı ama benim hali perişanıma bakınca bende bir şey olmadığını gördüler. Hal böyle olunca alacak bir şey bulamadılar.

Polis şefi bana:

“ Yanına eşya al. Seni alıyoruz,” gibisinden bir şeyler dedi.

Benim birkaç çamaşır aldığımı görünce:

“Yanına çok eşya al Halide, uzun süre kalabilirsin, belli olmaz,” gibi bir şeyler daha ekledi.

Ben o sersemlemeyle, ne çanta ne bavul ne başka bir şey almayı akıl edemeden elime geçen ilk yastık kılıfına birkaç şey daha tıktım.

Çıktık evden.

Bende hâlâ duygu kıpırtısı yok.

Kapı çekildi.

Beni korur belki diye, nişanlımın şal yaka kısa mont tipi saç örgülü beyaz hırkasını üstüme giydim. Bir kareli gömlek ve kot pantolonum, elimde yastık kılıfına tıkıştırılmış üç beş şey, gri bir manto, “Ah, ben ne iyi edip de bu gri mantoyu yanıma aldığıma ne çok sevineceğim günlere daha çok var.” O hücremde ilk maaşımla aldığım bu manto benim: annem babam, kardeşlerim, nişanlım, illaki Medine teyzem olacaktı. Her gece hücremde çıplak nemli betona uzandığımda -rüyalarımda dizini başıma koyup- saçlarımı öfkeyle okşayan kadın.

Evim, Samsun yolu üzerinde hemen, fakat araba tekrar Alaçam’ın içine yöneliyor, okulun önünden geçip kaymakamlık binasının önünde duruyoruz. Beni araçtan alıp Kaymakamlıktaki polis karakoluna götürdüler. Orada kimlik tespiti yapılıyor ve benim ağzımdan hâlâ çıt çıkmıyor. Ne acıkma, ne susama, ne sigara, ne başka insani bir ihtiyacım kalmamış da ruhsuz bir makineye bağlanmış ya da ruhum derin kuyulara kaçmış gibi suskun oturuyorum.

Birden kapı açıldı ve hapisten yeni çıkmış olan ev arkadaşım Gonca’nın eşi Sedat -karakola her gün imzaya geliyordu- yanıma geldi. Onu görünce içimde birden bir duygu kıpırdaması, kendi durumumu bir anlama gibi bir şeyler oldu. İzmirli devrimci içerden henüz çıkmış Sedat abim bana yaklaştı, sarıldı bana, gizliden ve usulca elime 50 lira tutuşturdu, “Lazım olur, yanında dursun Halide.” dedi. Yüzüme baktı henüz içerden çıkmış solgun sarışın güzel şaşkınlığıyla, ben öylece bakakaldım. Teşekkür ettim mi, bilmiyorum. O an içimde ufak kırılıp dökülen heyelanlara, toprağın suya usul akışına benzer bir şeyler oldu.

İşlemler bitmiyor. Gece ilerliyor, bir masanın yanında oturuyorum. Kimlik tespiti yapılıyor, işlemler için, benim için, sanırsın iyiliğim için, evlerine gitmeden bütün bir Alaçam hükümet konağı çalışanları, ilçenin kalbinde kalpsizce bana çalışıyor. Telefonlar geliyor, telefonlar gidiyor. Gece daha bir ilerliyor. Oturduğum odaya birden polisler doluşuyor. Bunlar Samsundan gelen başka ekip.

Beni ayağı kaldırıyorlar, ağzımda keskin bir susku yine. Geçen ay nişanlanırken altın bilezik takılmış zarif bileklerime, daha az önce yazılıları okuyan kalem kâğıt vardı bu genç uzun parmaklı güzel esmer ellerime kelepçeler takılıyor. Beni hükümet konağının bahçesine üstüme onca silah çevrili halde çıkarıyorlar.

Merdivenlerden inerken dönüp bakıyorum binaya, kaymakamın ışıkları yanıyor, niye yanıyor, çünkü o da Karslı, güya hemşeriyiz. Evine gidip geldiğim biri. Beni çok iyi tanıyor. Gözüm son filmlerini, fotoğraflarını çekiyor bir bunu biliyorum. Kardeşim çok yakınmada dokunamıyorum, ona cehennem gibi yanıyorum. Beni nasıl bin kalple düşündüğünü, nasıl üzüldüğünü biliyorum. Onu yalnız bırakmaktan ölüyorum. Gökyüzüne bakıyorum, karanlığa çıkıyorum, her basamakta karanlığa tekrar düşüyorum, görmüyorum ama her şeye bakıyorum. Her şeye dönüp Kars’a bakar gibi bakıyorum. Ağzımın içinden sonsuz siyah kuşlar havalanıyor.

“Altın hızma mülayim/ Seni haktan dileyim/ Yaz günü temmuzda/ Sen terle ben sileyim”..

Halide Yıldırım

27 Haziran 2018/ Diyarbakır

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM