8 Nisan, 2020


                                            ludingirra’ya, boethıus’a, ulus baker’e…


“gece, aynı zamanda bir güneştir”
nietzsche

“ebediyet, sonsuz zamansal bir süre olarak değil, ama zamansızlık olarak anlaşılmalıdır:ebedi biçimde gören şimdide yaşayandır.”
wittgenstein

“en uç ayrıdır. hiç bir zaman edebiyat değildir.
eğer şiir en ucu anlatırsa, en uç şiirden ayrıdır: şiirsel olmayacak bir noktada, çünkü şiir onu konusu olarak alırsa, ona ulaşamaz. en ucun orada olduğu zaman ona ulaşacak araçlar artık orada yoktur.”
bataille

“düşünce, düşünmeye zorlayan ve düşünceye bir şiddet uygulayan bir şey olmadan bir hiçtir. düşünceden daha da önemli olan ‘düşünmeye iten’ şeydir; filozoftan daha önemli olan şairdir.”
deleuze
 

gözlerin gördüğünden mi ibarettir gece. bir bakışın bir bakışla tutuştuğu o yerde. tutuşan sözcüklerin, nesnelerin ufkunda…nereye kadardır hükmü gecenin…ve işte tan…

gökyüzü ile yeryüzü arasında geçmekte olan. oralarda vuku bulan. olan, oluşmakta olan bir serüvenden söz ediyoruz. kendi irademiz dışında dünyaya fırlatılmışlığımızdan.  ve orada ve hala tartışmalı bir hal olan var kalma arzumuzdan. çabamızdan. oluştan…

bir canlının başka bir canlı üzerinde tahakküm kurmadığı, doğa, evren ve dünya hakkındaki düşüncelerin, dünya bilgisinin, doğa bilgisinin bir ayrıcalık üretmediği, toprağa suya, havaya, ateşe dair bilginin, hakikatin mülkiyetinin olmadığı, taşların hep yerinde ve bir sınır için yerlerinin değiştirilmediği o ilk halden khaostan…

tek sorununun doğa karşısında hayatta kalma, var kalma çabası (conatus) olduğu, temsil sorununun olmadığı, birinin diğeri üzerine otorite kurmadığı, otoriterlerin kendi otoritelerini meşru kılmak adına korku nesnesinin cisimleştiği aşkın güçler oluşturmadığı, nehirlerin, denizlerin, gökyüzünün uçsuz bucaksız olduğu bir yerden…

yersiz yurtsuzluğundan dünyanın…

doğadaki bir nesneye ad vererek, kuşatmanın, sınırlandırmanın, tanımlamanın, kodlamanın, onun, orada, o halde oluşunu, hizaya çekmenin, henüz vuku bulmadığı, dilin tahakküme dönüşmediği o yerden …

felsefenin, özgür düşüncenin gelişmesine engel olan, canlılar arasında bir hiyerarşi oluşturarak, insanı dünyanın merkezine koyan, insan merkezli düşünce, copernıcus’un güneş merkezli evren tasavvuru düşüncesi ile dünyanın güneşin etrafında dönen sıradan bir gezegen olduğunu keşfiyle ağır darbe alır ki bilim tarihinde kopernik devrimi olarak bilinir… astronomi bilimine getirdikleri yeniliklere dair görüşlerini üzerindeki dinsel baskılar nedeniyle ömrünün son yıllarında açıklayabilen copernıcus, teorisinin yarattığı devrimin etkisinden kısa bir süre sonra, 24 mayis 1543 yılında polonya’nın frombork kentinde ölür.

copernıcus’un teorisini geliştiren astronom gaileo, görüşleri nedeniyle ömür boyu hapse mahkum edilir. yetmiş yaşında iken hapse atılır. gözleri kör olur ve 1642 yılında hayata veda eder.

copernıcus’un ve galileo’nun görüşlerini savunan giardono bruno ise engizisyon mahkemesince idama mahkum edilir. kendisine, yargıçlarca sonsuz evren görüşünün dini bir sapkınlık olduğunu itiraf etmesi halinde affedileceği söylenir. görüşlerinden asla ödün vermez.1600 yılında, italya’nın roma kentinde diri diri yakılır.

evrenin sonsuzluğunun yanında evrenin birliği ilkesini de benimseyen bruno, ortaçağ felsefesinde yer alan, gök ile yer ayrımını reddeder. tanrı’nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığını, ancak aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu savunur.
“ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”


gerisi malum hikayedir. tahakküm uygarlığı…yada uygarlığın tahakkümüne dönüşen, tanrılardan, krallardan, başkanlardan oluşan uhrevi (aşkın) bir dünya tasarımı adına her türden kurumsallığın meşruiyetinin sağlanması ile (içkinliğin) dünyeviliğin, cismani oluşun bir bedende var kalmanın, özgürlüğün çatışması…

burada kısaca bazı kavramlarına açılık getirmek üzere (conatus,aşkınlık, içkinlik, doğa-tanrı, etika vb. ) radikal felsefenin temellerini atan seküler filozof spinoza’yı selamlayalım.

spinoza felsefenin temel kavramları arasında yer alan conatus, insanın, canlılar arasında hiçbir hiyerarşi oluşturmadan doğa-tanrı ile mücadelesinde var kalma çabası olarak açıklanır.

var olmanın, var kalma çabasının, önünde engel oluşturan, ulaşılmazlık atfedilen uhrevi (aşkın) bir güç olan tanrıyı yeryüzüne indirir. doğa ile eşitler ve doğa- tanrı olarak adlandırır.tanrı, evrende asılı kalan bir boşlukta değil, hacmi ile yer kaplayan, bir bedende yaşayan, dokunulabilen, tüm nesneler arasında hiyerarşik bir üstünlüğü olmayan, yeryüzünde bir yeri olan, dünyasal, cismani (içkin) bir varlığa dönüşmüştür artık .

dünyaya sorduğu sorularla skolastik düşünceye savaş açan, ruh ile beden ayrımını ortadan kaldıran, aşkınlığın dünya üzerindeki tahakkümüne son vererek tanrıyı yeryüzüne indiren, doğa-tanrı ve tüm varlıklar karşısında eşitleyen spinoza, bu eylemlerinden dolayı din dışı olmakla suçlanır ve aforoz edilir. sonraki yaşamını mercek tamircisi olarak sürdürür, 1677 yılında, 45 yaşında hayata veda eder.

aforoz metninden: “uzun zamandır şeytani görüş ve faaliyetleri bilinen baruch de spinoza…
…kimse onunla konuşmayacak, ona herhangi bir kolaylık sağlamayacak, aynı çatı altında ya da yakınında bulunmayacak ve dahası onun tarafından yazılan ya da hazırlanan hiçbir eseri okumayacaktır.”


spinoza’nın, aşkınlığını ortadan kaldırarak yeryüzüne indirdiği ve doğa ile eşit kıldığı tanrıya da itirazı vardır nietzsche’nin.bir kavram olarak var olup yaşatılmasına da tahammülü yoktur. ben çekiçle felsefe yapıyorum, tüm bu söylediklerimi şiir olarak söyleyemediğim için böyle söylüyorum, diyerek felsefenin dilini, yıkıcı bir metaforik dile, şiir diline dönüştürür ve “tanrı öldü” diyerek kiliseye ve ahlakına, ayrıca yeryüzünde tanrının gölgesi olarak görülen makro mikro tüm iktidarlara savaş açar.

tanrının ölümünü ilan ederek tüm kurumlara savaş açan ve “benim insan sevgim sürekli bir kendimi yeniştir” diyerek insan merkezli dünyaya meydan okuyan nietzsche, en çok da kendisi ile savaşır, kendisi ile savaşında ise torino’da, sahibi tarafından kırbaçlanan bir atın boynuna sarılarak çıldırır, kalan ömrünü ise yatağa bağlı olarak geçirir.

ve burada bir sorun olarak aydınlanma felsefesinin insanı diğer canlılar arasında hiyerarşik bir ilişki ile merkeze koyan, aşkınlaştırıcı, insan merkezli hümanizmden de bahsetmeliyiz…

poetik bir eser olarak dil ile felsefe:

“raksedilmeyen gün kayıp sayılsın! içinde bir gülüşün
çınlamadığı her düşünceye de yanlış denilsin”
nıetzcshe

“dünya vuku bulan, olmakta olan her şeydir” diyen wittgenstein, dilin sınırlarını, dünyanın sınırlarında gezdirir  ve dünyadaki oluşumuzu bir dil içinde olmak ile ilişkilendirir. “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” dediği o yer felsefenin sınırlarının dünyanın sınırlarına dayandığı yer olarak da görülmeli. görülebilmeli.

ömrü boyunca o yerin bilgisini deneyimleyen, o yerden öteyi görebilen wittgenstein, kavramlardan oluşan felsefenin dilini şiirin diline yaklaştırarak dilin sınırlarını aşmayı dener:
“felsefe karşısındaki tutumumu felsefenin poetik eser olması gerektiğini söyleyerek özetlemiş olduğuma inanıyorum”.

wittgenstein, 1889 yılında, viyana’da, sanayici bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. berrand russel’den matematik eğitimi alır.1914 yılında savaşa gider, rusve italyan sınırlarında çarpışmalara katılır. cephede sırt çantasına aldığı notlardan oluşan en önemli eseri, tractatus’u, italyan sınırında tutuklu bulunduğu bir cezaevinde tamamlar. ailesinden kalan mirası, trakl, rilke, loos gibi genç şâirlere dağıttığı, bu süreçte norveç’te bir kulübede yaşadığı bilinir. öğretmenlik, bahçıvanlık, hasta bakıcılığı, felsefe profesörlüğü ve laboratuvarda asistanlık yapar. asistanlıktan istifa eder ve ömrünün kalan günlerini bir göçebe olarak geçirir.bu süreçte kansere yakalanır ve 29 nisan 1951 tarihinde cambrıch’te doktorunun evinde hayatını kaybeder.

dil üzerine yaptığı otopsi çalışmalarında dil değil de “dil oyunları”ndan bahseder wittgenstein. pierre hadot’un , ‘wittgenstein ve dilin sınırları‘ kitabından : “wittgenstein’ın bana tartışılmaz gibi görünen ve engin sonuçları olan, şu ana düşüncesini keşfettim: dilin biricik görevi nesneleri adlandırmak ya da göstermek düşünceleri tercüme etmek değildir ve bir cümleyi anlama edimi, genelde bir müzikal temayı anlamak dediğimiz şeye sanıldığından daha yakındır. kesinlikle demek ki, dil değil, ama wittgenstein’ın dediği gibi, daima belirli bir etkinliğin, somut bir durumun ya da bir yaşam biçiminin perspektifine oturan “dil oyunları” vardır. o halde, felsefi söylemleri yeniden, onların dil oyununa, kendilerini doğurmuş olan yaşam biçimi içine yani kişisel ya da toplumsal somut durumlara, onları koşullandıran praxis içine ya da yaratmak istedikleri etkiye göre yerleştirmek gerekiyordu.”

yeryüzündeki “oluş”umuz, konukluğumuzla ilgili sorular soran, burada “olmaklığımızı” anlamlandırmaya çalışan felsefenin ve şiirin dil ile ilişkisi bir deneyimleme olarak da okunabilmeli. filozofun, şairin bir dil, bir dünya içre oluşan hayatları ile söyleyip eyledikleri arasında yatay bir geçişlilik de olagelmiştir.

sözün düşüncenin söylendiği yer, söylenme biçimi, yerleştiği bağlam içinde olunan, içine doğulan, yerleşilen “yer”den hiçbir zaman bağımsız olmamış, olamamıştır. bu durum, tüm sözün yerleştiği bağlam ve o yerle ilişkisi ve tüm geçişliliğiyle sözün ideolojiyle ilişkisi olarak da okunmalı. okunabilmeli.


ne varsa oluş’a ait şimdi hepsi bir şiir :

dilin ideolojiyle ilişkisi, iktidar ile ilişkisi olarak da okunabilen çetrefilli ve tartışmalı bir ilişki.bu tartışmanın başladığı yerde, düşüncenin seyrine dair uzun süren bir sekülerizm, modernizm ve gelenek tartışması da başlar. “ideoloji, bir metnin içinde yarıklar biçiminde bulunur” diyen, terry  eagleton ile “içtiğimiz su bile ideolojik ve politiktir” diyen, ilhan berk’i hatırlatmalıyız ve eklemeliyiz, evet, ama edebiyat. bir felsefi metin veya edebiyat metni, özellikle de şiir doğrudan bir ideolojinin savunucusu değil, mutlaka ideoloji kırıcı olmalıdır.

hayattaki tüm yapıp etmelerimiz, oluşumuz, sorduğumuz sorularla hayatı, var oluşu anlamlandırma çabalarımız ve bu yoldaki arayışlarımız, başka bir dünyayı, daha özgür bir dünyayı deneyimleme faaliyeti olarak görülmeli. görülebilmeli.

deneyimleme sırasında kullandığımız araçlar, formlar, bir dilin sınırları dahilinde midir…

başka bir yer arayışı ile dilin sınırlarını zorlamanın, sınırı ihlal etmenin, daha şenlikli, daha ironik yatay bir dil minör bir edebiyatı oluşturmanın meramı …

doğanın ritmini, taşın, suyun, havanın, ateşin dilini bir kavramın sınırlarına hapsetmeden, öyle oluşlarıyla bir imge bir tasarım olarak nasıl dile getirebiliriz?

felsefe, oluşa ait bir düşünce, bir bakış, bir kapı, bir pencere sunmayı tasarlarken, şiir o pencereden süzülerek geçer. o, pencerenin kendisi olarak, hem içerde hem dışarda olabilendir şiir. sınır tanımayan bir eylem…

metaforik bir dile dönüşünce şiir ile felsefe, geçer iken o kapıdan, o pencereden, ötesinde dilin, sözcüklerin, hakikatin elleri olur felsefe, hakikatin kalbi şiir…geçer iken sınırlarından evrenin…ne varsa oluş’a ait şimdi hepsi bir şiir .

bir iktidar ilişkisine dayanmayan, tahakkümcü ve itaatkar olmayan metaforik bir dil ile dile getirilmesi düşüncenin, işte o yatay dil, nasıl ve nerede oluşturulabilir? bir sorumuz da budur…

felsefe tarihi nasıl bir otoritelerle ki zamana göre değişen (tanrı, kral, başkan vs.) bir mücadelenin tarihi olarak da okunabilmeli. fikirleriyle, dünyayı değiştirme arzusu olan bazı filozofların söyledikleri, eyledikleri, engellenmeye çalışılmış ve söylenen her sözün ağır bedelleri olmuştur. bu arada nazi partisinin aidatlarını aksatmadan ödeyen filozoflar hariç!

ontoloji, filozof ve şair için de hem geçişli hem ayrıştırıcı bir deneyim alanı olmuştur. ontolojik duruşumuz, dünyaya, hayata bakışımızı özetleyen etik (etika) duruşumuzdan ayrı düşünülebilir mi?asla.

ontolojik duruşumuz, dünya içre kaygılarımız, var kalma çabamız (conatus) eylemimiz, otoriteler karşısında nerede durduğumuz ki etik duruşumuzla ilişkilendirilebilir.

adorno’nun “yanlış bir hayatın doğru yaşanamaz“ cümlesindeki gizli soru, hiç bitmeyen etik politik bir durum olarak varlığını sürdürmekte. buradaki soruyu ve bazı soruları sürekli deneyimlemekle geçip gider ömrümüz. ya da başka nasıl olunabilir ki… itaatin aynasında sıradan bir hiç…

iktidarın dahili hattından yayın yapan arzu ile hakikat arasındaki çatışmanın, itaat ile direnişin tarihi olarak da okunmalı şiir ile felsefenin tarihi mutlak bir itaatin ya da sürekli bir itaatsizliğin. bilginin mülkiyetine, tahakkümüne karşı yersiz yurtsuz bir direnişin…

sürekli bir sorudur. tartışılmalı, nasıl bir dille söylemeli, düşünceyi, bilgiyi, kültür endüstrisinin nesnesi kılmadan, hiyerarşik bir yapıya dahil olmadan, hangi bağlam içerisinde ve nasıl bir yerde dolaşıma sokmalı bilgiyi düşünceyi, şiiri…

yeryüzünde, mutlak bir otoritenin varlığından, mutlak bir bilginin doğruluğundan söz edemiyorsak, şiirin, yazınının, metnin mutlak bir formundan söz edebilir miyiz?…

hiç düşünmeyiz ki, asıl içimizde sürmekte olandır iktidar ve önce oraya nüfuz eder ve orada meşrulaşır iktidarlar.

içimizdeki ve dışımızdaki iktidarlara karşı hep sürmekte midir direniş?…


dilin, neşeye, hakikatin diline dönüştüğü yer :

şiirin felsefe ile yüzyıllardır süren, kadim bir ilişki ola gelmiştir. dillerin, bir dilde dile gelişin tarihi kadar da eski.

işte burada wittgenstein’a selamla dilin, kavramların üzerindeki ablukayı, sınırı metaforik bir dille aşmayı deneyen bir felsefenin şiirle hemhal olan, poetik bir felsefenin varlığından söz edebiliriz. başta nietzsche olmak üzere, cıoran, deleuze, baudelaire, hölderlin, rilke’ye ve artaud’a da selamla…

dilin kavramlar üzerindeki o soğuk,o metalik etkisini kıran, kavramlar üzerindeki ablukayı dağıtan, sınırları aşan, metaforik bir deneyle dili yersizyurtsuzlaştıran  poetik bir felsefeden ve şiirden söz ediyoruz.

insan merkezli bir dünyanın değil, dilin, didaktik, pedagojik etkisinin kırıldığı, üzerindeki kodlardan kurtulduğu, yatay bir söylemle neşelendiği, özgürleştiği o yerden…

ölümün, umutsuzluğun, yenilginin hatta “onurlu yenilginin” de değil, hayatın, umudun neşenin, canlılar arasında bir hiyerarşi oluşturmadan, bir direnme gücüne dönüşmenin, neşe ile dönüşüp dönüştürmenin dilinden…

mutlak bir kedere dönüşen uhrevi “aşkıncı” bir dünyayı yücelten, belirsiz bir yarını mutlaklaştıran tekçi, türcü, konvansiyonal bir şiirden değil, hayatı tüm çıplaklığıyla karşılayan, varlığı, oluşu bir neşeye dönüştüren, gülüşü, neşeyi deneyimleyen, giderek o neşenin kendisi, şimdinin neşesi olan dünyevi bir şiirden…
şiirin önüne getirilen spekülatif bir takıdan, tanımdan başka bir şey ifade etmeyen “felsefi şiirden,, de değil, felsefenin şiire, şiirin felsefeye dönüştüğü yerdeki eserden, poetik bir deneyden…

en çok da nietzsche’nin metinlerinde karşılaşırız o dille, dilin kavramların üzerindeki kodlardan kurtularak, nefes aldığı, özgürleştiği, yatay bir iletişime dönüştüğü o yerde. “böyle buyurdu zerdüşt” baştan sona metaforik bir dille yazılan şiir olarak da okunabilmelidir. başka bir dille dile gelişini hakikatin…

apolloncu aklın, sınırın, her türden düzenlemenin, akla uydurmanın, karşısına dionysoscu müziğin, dansın, ritmin neşesiyle, “kendini bil” diyenlere haddini bildirmenin ironisiyle …

nasıl ki “yerimizi ve göğümüzü yeniden kurmamızı gerektiriyor ise yaşadıklarımız” yeniden başlayabiliriz her şeye. dilin neşeye, hakikatin diline dönüştüğü yerden…

söyle

söyle ateşin söylemeye çekindiğini
havanın güneşi, gözüpek aydınlık,
ve öl,herkes adına söylediğin için.

rene char


 ͠    ͠    ͠    ͠

“ben antonin artaud, kendimin oğluyum,
kendimin babası, kendimin anası
ve ben’im
ama ben olağan koşullarda var olmadım
dölyatağının kapılarından geçmedim bu dünyaya
doğuşum, dehşetli bir çabalamaydı
korkunç bir savaş
adsız bir günah.
yüzdüm bir irin ırmağında
ki yoktu daha önce,
birden oluşmuş, tüm hızıyla bana doğru akmıştı
geçmemi engellemek için
ve açık saçık
bedeni
bu insanlığın, yeniden üzerime kapamak istemişti yarasının ağzını.
o sırada bedenim, yeni oluşmuş,
hiçbir şeyi gereksinmiyordu, hiç kimseyi,
azıcık zaman yalnızca,
varlık olmak için.”

antonin artaud – yaşayan mumya
(artaud’nun ölümünden sonra, 84 dergisinin özel sayısında yayımlandı. 1948)


 ͠    ͠    ͠    ͠

sadece deli, sadece şair

kararan havayla,
çiyin avuntusu olmaktayken
yeryüzüne doğru,
görülmezce, işitilmeden
-çünkü yumuşacık patikler giyinir
avutucu çiy, bütün avuntuyla yumuşamışlar gibi-
anımsarsın sen, sıcak gönül, anımsarsın,
bir zamanlar nasıl susadığını,
kutsal gözyaşı ile çiy yağmurlarını özleyerek
yanıp tutuşurken, bitkinlikle susadığını,
kem gözlü akşamüstü güneşinin bakışları
sararmış otlu patikalar üzerinde
kararmış ağaçların içinden geçip dolaşırken çevrende,
güneşin kör edici kor bakışları, acı vermekten haz duyan.

“hakikatin yavuklusu -sen ha? diye alay ederlerdi-
hayır! bir şair sadece!
bir hayvan, kurnaz yırtıcı sürüngen,
yalan söylemesi gereken,
bilerek isteyerek yalan söylemek zorunda,
av arzusunda,
elvan elvan maskelenmiş,
kendine maske,
kendine av
bu ha –hakikatin yavuklusu? ..
sadece deli! sadece şair!
sadece parlak parlak laf eden,
deli maskelerinden dışarı renkli renkli konuşan,
yalancı söz köprülerine tırmanan,
yalandan gökkuşakları üstünde
kalp gökler arasında
dolanıp duran, sürünüp duran-
sadece deli! sadece şair! ..

bu ha –hakikatin yavuklusu? ..
durgun değil, dik donuk soğuk değil,
tasvirleşmemiş,
heykelleşmemiş,
tapınakların önüne dikili değil,
bir tanrıya kapı bekçisi değil:
hayır! bu çakılı erdem tasvirlerine düşman,
yabanlar ona daha rahat tapınaklardan,
kedi haylazlığıyla dolu
her pencereden zıplayıp
hop! her rastlantının peşinden
koklaya koklaya her yabanıl ormana dalansın sen,
yabanıl ormanlarda
renkli tüylü yırtıcı hayvanlar arasında
günahkarca sağlıklı, güzel, elvan gezinirsin,
arzulu dudaklarınla,
kutluca alaycı, kutluca şeytani, kutluca kan emici
yırtıcı yırtıcı, sinsi sinsi, yalancı yalancı gezinirsin…

ya da kartal gibi, uzun,
uzun dik dik uçuruma,
kendi uçurumuna bakan kartal gibi…

-nasıl da yukarıya,
aşağıya, içeriye,
hep daha derin derinliklere halkalanıyor uçurum! –
sonra,
ansızın,
düz uçuşla
aniden dalarak
kuzuların üzerine çullanmak,
birden aşağıya, yırtıcı açlıkla,
kuzu arzusunda,
bütün kuzu ruhlara kızgın,
öfkeli bütün erdemlice,
koyunca, kıvırcık kıvırcık
göz kırpıştıran, koyun sütü iyilikle alıklaşmışlara…

böylesine
kartalcadır, parsçadır.
şairin özlemleri,
senin özlemlerin, binlerce maske altında,
sen ey deli! sen ey şair! ..

sen ki bakarken insana,
tanrı bakar gibidir koyuna-
insandaki tanrıyı paralamak
insandaki koyunu paralar gibi
paralarken de gülmek-

bu, işte senin kutluluğun,
bir parsın, bir kartalın kutluluğu,
bir şairin, bir delinin kutluluğu! ..

kararan havayla,
ayın orağı
mor kızıllıklar arasında yeşil yeşil,
hasetle, sinsi sinsi dolanırken,

-güne düşman,
her dolanışta biçerken
gülden döşekleri gizlice,
çökertene dek,
gecenin derinliğine uçuk uçuk gömene dek:

ben de öyle düştüm bir kez
hakikat çılgınlığımdan aşağıya,
gün özlemimden aşağıya,
günden yorgun, ışıktan bıkkın
-aşağıya, akşama, gölgeye çöktüm
bir hakikatten
bağrı yanık, susamış
-anımsıyor musun hala, anımsıyor musun, sıcak gönül,
nasıl susadığını?
sürülmüştüm
tüm hakikatten!
sadece deli! sadece şair! ..

friedrich nietzsche
çeviren :
oruç aruoba ͠       ͠    ͠

malte laurıds brigge’nin notları

“yalnızlardan söz etmemiz insanlardan fazla anlayış beklemektir. insanlar, neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. hayır, anlamazlar. bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan, tanımaksızın nefret etmişlerdir yalnızca. insanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır; bitişik odanın, onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır. insanlar, patırtı etsinler, onun sesini boğsunlar diye, eşyaları ona karşı kışkırtmışlardır. narinliği ve çocuk oluşu yüzünden çocuklar, ona karşı birleşmişler ve o her büyüyüşünde, yetişkinlerin inadına büyümüştür. bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler ve uzun gençliği sürekli bir takip altında geçmiştir. güçten kesilmeyip de ellerinden kaçtıkça, yaptığı şeylere bağırmışlar, çirkin deyip kötülemişlerdir yaptıklarını. ve o, bunlara kulak asmadı mı biraz daha ortaya çıkmışlar, yiyeceğini bitirmişler, teneffüs edeceği havayı tüketmişler ve iğrensin diye yoksulluğuna tükürmüşlerdir. bulaşıcı hastalığı olan biri gibi adını kötüye çıkarmışlar, daha çabuk kaçıp gitsin diye ardından taşlar atmışlardır. ve yıllanmış içgüdülerinde haklıydılar gerçekten: o, gerçekten düşmanlarıydı çünkü.”

rainer maria rilke
 ͠   ͠   ͠    ͠yabancı

söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı bacını mı, yoksa kardeşini mi?
“ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim.”
“dostlarını mı? ”
“anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.”
“yurdunu mu? ”
“hangi enlemdedir bilmem.”
“güzelliği mi? ”
“tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.”
“altını mı? ”
“siz tanrı’ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.”
“peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı? ”
“bulutları severim… işte şu… şu geçip giden bulutları… eşsiz bulutları! ”

charles baudelaire
çeviri:
tahsin yücel
 ͠    ͠    ͠   

de ki iştefelsefe,direnmenin temel biçimidir,
çünkü dünyanın kendisine direnmedir.

çoğunluk düşünsel tavırlar, ‘dünyanın kendisine’,
toptan, bütünüyle direnmenin tutarsız, us-dışı
bir tutum olduğunu bildiriler-haksız da değillerdir.
ama felsefe yapan kişi, dünyadaki en küçük şeyin bile
değişmesini, farklı olmasını isteyecek bir tutumun,
ancak bir bütün olarak dünyanın kendisine direnmekle
olanaklı olduğunu bilir.- dünyada bölük-pörçük
hiçbir şey yoktur : her bir şey, bütün her şeyin
ayrılmaz parçasıdır-ya da hiçbir şeydir.

herhangi bir şeye direnmek, dünyaya,dünyadaki
her bir şeye, dünyadaki her şeye, giderek, dünyanın
kendisine direnmektir –
bu da, işte felsefedir .

felsefe, direnmektir,dünyaya…
[ en azından herakleitos’un kendi kendine yağdırdığı lanetlerden ve sokrates’e içirtilen baldıran’dan başlayarak,filozof hep direnen kişi olmuştur. bu garip; oysa filozoflar (genel olarak da düşünürler)bütün insanlara açık gelecek –gelmesi gereken şeyler düşündüklerini düşünürler- demek ki yanılırlar… iyi bir ters -örnek ise hegel : o direnmez,toplumu ve çağıyla barış içine girer –yazıları da,işte,pek az kişinin anlayabileceği türden şeylerdir. garip işte… ]
oruç aruoba

 ͠    ͠    ͠    ͠şey, eşya

yüreğime inen harf, yüz, isim yağmuru sevgiye döndükçe ve
ben sevgiye alıştıkça-bu sevgiye alışma’yı,ahmak ıslatan yağ-
muruna takınılan tavra benzetiyorum-, dünyanın eskimesi;
şu anda oturduğum sandalye gibi ya da üzerinde yazmakta ol-
duğum masa gibi, şu küllük, bu çay fincanı gibi, yani eşya
gibi benimle ya da bende yaşayan ve zamanı gelince değiş-
tirmekte hiçbir iç sızısı duymadığım dünyanın eskimesi…
ile , böylece, şiire varılıyor. bir şairin şiiriyle sevişmesi kadar
korkunç bir şey olamaz.

Siz geceye perde çekmeyiniz: tıpkı gündüze çekmediğiniz
gibi. yağmurda muşambalarınıza, trençkotlarınıza sarınma-
yınız ki, yağmuru bir bıçak gibi etinizde hissedesiniz. şiir,
yangında ilk kurtarılacak olan değildir, olmamalı. şiire sinsice
kaçırılan –hoyrat bir iştir bu-insanlar, münasebetler, aşk
lar, nefretler. velhasıl hayat, en önce kurtarılması gerekendir.

Ne var ki, şiir ilk kurtarılacak olunca var olabiliyor. şairi buna
Mahkum eden şeye –şey-lanet olsun!
Şairler ahmaktır, bunu bütün dünya biliyor.

seyhan erözçelik
(mart-mayıs 84)


 ͠    ͠    ͠    ͠

şişeler / 1

ı.
gözüm, beceremeyecek görmeyi, iki gözüm.
bir yenisini bulmalı bu can çırağın.
beceremeyecek.

dinle dut! sen sade bir ağaçsın yoksullar için.
ölümümde yanıma gel.
bütün kanımı içireceğim sana.

ıı.
isyan da yoktu, yola gelme de.

ııı.
şimdi bir gece yatısı düşün.
son sonesini okurken kenetlenmiş bir çene düşün.
söz geçmeyen bir beden.
bunu sev.

ıv.
doğrul! sakınımlı ruh, eğilmiş beden.
başa dön ürün listesi kütüphane

v.
eski tadlar, ilkel tadlar, buluşmasız olan, en değersiz, yorucu.

vı.
saçlarıma takılan parmakların okşayışı: hiçbir şey bilmiyorum.

vıı.
bir daha yinelenmeyecek aktöreyi kirletmelerim, şarkı söylemelerim.
utancı baskın kılıyorum: sağduyudan yorgun.

vııı.
özgürlüğü yıkım’la yaklaştırıyorum: kardeşlerin ilk’ini.

ıx.
yeni bir görev yok ayışığına: eski dost! yorgun cin!

x.
tüze yaratıcıları, bizi hesaba katmadınız hiç: erdem suyunuzu tükürdük biz.

mustafa yavaş

                                                                                                                                  sabahattin umutlu 

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM