11 Temmuz, 2020

Karanlık bir ormanda kaybolmuştuk. Önümüz geceydi ve ormanın sonu yok gibiydi. Bazı olayları karıştırıyor da olabilirim. Önemli bir bölümünü ise hatırlamıyorum. Karanlık belleğimi sildi süpürdü. Ama yine de onunla ormanda bulunuşumuz bir gereklilik gibiydi. Hatta zorunluluk. Gelmemiş, atılmıştık sanki ormana. Ait olduğumuz yere. Herhangi bir kadınla bir erkeğin çocuğu olmak gibi bir şey bu; biz onları seçemiyor, ama onlara ait oluyorduk. Tıpkı bizim de o anda ormana ait oluşumuz gibi. Evveli olmayan bir durumdu bu. Sanki hayata ilk adımlarımızı ormanda atıyorduk.

Aysız, yıldızsız, kopkoyu bulutlu bir gecede, boyumuzu aşan sık çalılıkların izin verdiği ölçüde, dallarıyla göğü kapatan meşe ağaçlarının seyreldiği patikalar arasından yeni patikalara sapıyorduk. Ama girdiğimiz her yeni koridor başka bir çıkışsızlığın koridoruna sürüklüyordu bizi. Pastoral senfoni iliklerimize işliyordu. Uzaktan uzağa yankılanan çığlıkların hangi yırtıcı hayvana ait olabileceğini tahmin etmeye çalışırken, önümüz veya ardımız sıra duyduğumuz çıtırtılar, tehlikenin çok da uzakta olmadığını gösteriyordu. Belki de bir kurt sürüsü, çakal veya sırtlan zayıf bir anımızı kolluyordu. Elimizde ise kendimizi savunabileceğimiz hiçbir şey yoktu.

Ayağının takıldığı kalın bir dal parçasını uzattı bir ara, biraz cesur ol, dedi. Bununla kafasına vurmaya çalış. Ya sen? diye sordum. Beni de sen koruyacaksın ya, dedi. Alaysı bir tavrı vardı sanırım, ama karanlıkta yüzünü tam seçemediğim için susmayı yeğledim. Onun yerine kolum kalınlığındaki sopayı iki elimle sıkıca kavradım. Bir-bir buçuk metre kadar uzunluğu vardı. İlerlediğimiz patikada önümüzü tıkayan çalıları savurarak yolumuzu açmaya çalıştım.

Çok gürültü çıkarıyorsun, diye uyardı bir ara. Kendimi fena kaptırmıştım. Çıplak kollarım terden parlıyordu.

Evet, haklısın, dedim. Niyeti yoksa da musallat edebiliriz başımıza herhangi bir yırtıcıyı. Durup sakin bir şekilde düşünmeliyiz, panik yaparsak hepten mahvoluruz.

Biraz da el yordamıyla birbirimizi bulup sarıldık. Hava çok sıcak değildi, ama ateş gibi yanıyorduk. Yüreğimiz ağzımızda, bir süre nefes alışverişlerimizi dinledik.   

Uzun zaman önceydi. Meltem ile adını yeni yeni koymaya başladığımız duygusal bir ilişki yaşıyorduk. İkimiz de hafta içi yoğun bir mesaiyle çalıştığımız için, hafta sonları atıyorduk kendimizi şehir dışına. O hafta sonu da kalabalık şehirden uzaklaşıp biraz olsun kafamızı dinlemekti niyetimiz. Cumartesi sabahı arabamla onu evinden aldım. Ailesiyle yaşıyordu, ama sorun etmiyorlardı onun bu rahat tavrını. Kendi parasını kazanan yetişkin bir kızdı nihayetinde.

Böylece sabah, günün ilk ışıklarıyla yola koyulduk.

Kupkuru toprakta geniş yarıklar oluşmuştu. Sık sık tökezliyorduk bu nedenle. Ağustosun ortasındaydık ve neredeyse bir aydır hiç yağmur yağmamıştı. Meşeliklerin iyice aralandığı, muhtemelen ormancıların açtığı bir yoldan bir yokuşu çıktıktan sonra düzlük bir alana geldik. Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Bir şekilde tüm isteğimiz kamp kurduğumuz alanı bulmaktı.

Bu çok kötü bir şaka olmalı, biri ya da birileri biz uyurken bayılttı sonra da ormanın içlerine sürükledi.

Benim giysilerim sapasağlam, dedim. Vücudumun herhangi bir yerinde de sürüklenmiş olmaktan kaynaklanan hiçbir çizik veya ağrı yok.

Taşımış olmalılar, dedi.

Belki, diye yanıtladım çaresizlikle.

Ayaklarımın tabanı sızlıyordu yalınayak yürümekten. Yer yer kanıyordu derisi soyulup parçalanan ayaklarım. Muhtemelen o benden daha berbat bir durumdaydı –ki hışırtısını duyduğum her adım atışında inleyip küfrediyordu.

Bir yerde oturup sabahı beklemekten başka çaremiz yok, dedim.

Ama o, bir uğursuzluk sezmiş gibi kolumdan çekiştirdi. Kötü niyetli birileri peşimizde olabilirdi. Belki de düpedüz bizimle oyun oynuyorlardı. Önce bizi bilmediğimiz bir yere götürmüş sonra da biraz uzaklaşmamıza göz yumarak av için hazırlanmışlardı. Bu düşünceleri dile getirmedim tabii, korkusu artsın istemiyordum.

Aslında ben, ona göre daha korkak sayılırdım. Genelde kamp yerinde çadır güvenliği konusunda ben bunca pimpiriklenirken onun evinde, yatağında yatıyormuş gibi gamsızca uyuyakalması… Ama şu anda benden daha çok korktuğu apaçıktı. Onun bu sezgisi boş olamazdı. Kadınların bazı konularda daha hassas oldukları, sezgilerinin boş olmadığı muhakkaktı. Ona uyup, sopa gibi kullandığım elimdeki dal parçasından ara sıra destek alarak ağaçların iyice seyreldiği dümdüz çayır gibi alana geldik. Kurumuş otların içinde bazı dikensi bitkiler ayaklarımıza battıkça çığlığı koyuveriyorduk. Ama durmamızı engellen bir güç vardı sanki. Durursak yer ya da karanlık gökyüzü yutacaktı bizi. Doğada korkularıma rağmen çok bulunmuş, ama o gece gibi, göz gözü görmez bir karanlığa tanık olmamıştım.

Ucu bucağı belirsiz, karanlık bir ormanda kaybolmuştuk. Önümüz geceydi, ama biz gündoğumuna uyandığımızı sanmıştık. Alacakaranlıkta ikimiz de aynı anda gözümüzü açtığımızda aklımızda, uyumadan önce içtiğimiz bir şişe şarap kalmıştı sadece. Son bardaklarımızı içerken çadırın içinde sızmış ve şimdi uyanmıştık. Fakat aydınlanacağı yerde gitgide kararması dünyanın, uyuduğumuz süre konusunda kafamızı karıştırdı.

Bir süre gözlerimiz açık uzandığımız kupkuru toprağın uyuşturduğu bedenimizi silkinip ayağa kalktığımızda körlüğe yakın bir karanlıkta yüzünü dahi seçmenin zorlaştığını fark ettim. Kollarımızı açıp etrafımda geniş bir daire çizince kolum omzuna çarptı. Ne olduğunu anlayamadığı için keskin bir çığlık atarak panikle koşmaya başladı.

Meltem benim. Ne olursun dur, yoksa kaybolacaksın. Birbirimizi kaybetmeyelim. Lütfen sakin ol!

Birkaç ağacın gövdesine çarpıp iyice sersemleşince durabildi. Kapana kısılmış yırtıcı bir hayvan gibi soluyordu. Soluk alışverişini dinleyip el yordamıyla düştüğü yeri buldum. Eğilip yüzüne dokundum. Burnu kanıyordu. Yanına bağdaş kurup başını kucağıma aldım. Sessizce ağlıyordu.

Alışkanlıkla elimi şortumun cebime götürüp cep telefonumu nihayet akıl etmiştim ki, akıl ettiğimle kaldım. Yoktu. Çadırda kalmıştı. Meltem’in de. Uyurken uzak tutmak için genelde ayakuçlarımıza yakın koyuyorduk. Aslında nasıl olduysa telefon yardım umuduyla değil de zamanı öğrenme isteğiyle aklıma gelmişti. Gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydık. Belki bir iki saat daha dayanırsak…

Meltem’in başı kucağımda kısa bir an içim geçmiş olacak ki birkaç yüz metre ötemizde önce bir hışırtı koptu, ardından da yüzlerce kuş korkunç çığlıklar atarak ürküyle tünedikleri ağaçlardan havalandı. Aynı anda da uyuyor sandığım Meltem ayağa fırladı.

Oradalar, duyuyorum. Geldiler. Hiçbir yere kaçamayacağız.

Lütfen sakin ol, diye yalvardım. Sesimizi çıkarmadan oturursak kimse zarar veremez bize. Bir ağaç kovuğu bulup sinelim. Sabah yakındır nasıl olsa. Aydınlanacak gökyüzü. Varsay uzun bir gece yaşıyoruz, ama sabah olacak mutlaka.

Aslında hiç umut yoktu. Bir gece sürer sandığımız karanlıkta nasıl yaşıyorsak şimdi, o zaman da nasıl olsa yaşarız diye avunduk. Etrafımızı saran acıklı çığlıklardan sürekli kaçtık. Onlar da bizden kaçtı muhakkak ki hiç karşılaşmadık. Sabahın gelmesi geciktikçe zamanı karıştırmaya başladık. Dünü unutup pervasızca yarını tükettik. Ama yarınlar da tükeniyor, giderek azalıyor biz yaşamadan. Gözlerimizdeki perde kalınlaştıkça mutlak bir karanlığa, körlüğe düşüyoruz. Kör olmuştuk belki de, bu yüzden hiç ışık yoktu. Boşu boşuna güneşin doğmasını, günün aydınlanmasını bekliyorduk.

Bir ara elimi yüzüme götürdüğümde uzayan sakalımı fark ettim. Daha önce bu kadar uzattığımı hiç hatırlamıyordum. İşsiz kaldığım zamanlarda veya yıllık tatillerde bile. Bir yılı aşkın tıraş olmamıştım sanki.

Karanlıkta, bir ormanda kaybolmuştuk. Yıllar geçmişti biz uyurken. O an gündoğumuna uyandığımızı sanırken meğer gün batımına uyanmışız. Geçmişimiz, evimiz, ailelerimiz, işimiz; hiçbir şey yaşamamış gibiydik. Bir bebek kadar temizdi hafızamız. Bu ormanda karanlığa doğduğumuz gün, ömrümüzün ilk günüydü. Korkarım son nefesimize kadar da karanlıkta kalacağız. Fakat bunun gözlerimizle mi yoksa doğduğumuz ormanla mı ilgili olduğunu asla bilemeyeceğiz.

Şimdi, yine de ara ara belleğimi yokladıkça, güneşin huzmeler halinde ağaçların sık yapraklarından süzülerek aydınlattığı ormanda, hayatın sonsuz pınarları coşkunca akarken, gecenin pusuda beklediğini hatırlıyorum. Çocukluğumuzdan, gençliğimizden istifade ederek üzerimize çullandığında ise daha yeni sürgün vermiş bir dal kadar kırılgandık. Gece büyümemize izin vermedi. Pusudaki uykusundan uyandığında artık ormanda bir başınaydık.

Karanlıkta uzun zaman birbirimizden kopmamaya çalışarak Meltem ile ışığı ve çıkışı aradık. Sonra başka bir ürküde, yırtıcıların üzerimize çullandığını düşündüğümüz bir anda, ormanda farklı yönlere savrulduk.

Şimdi yapayalnızım. Onlar gibi. Durmadan çığlık atıyorum, belki birileri beni duyar umuduyla. Tıpkı onların yaptığı gibi.

Hasan Uygun

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM