8 Temmuz, 2020

Boyaya ben karar vermemiştim. Zaten hiçbir zaman bir evin boyasına ben karar vermemiştim. Kendi ülkemde, evimde bile. Birlikteyken boyaya ve her şeye madam karar verirdi. Ev ondan sorulurdu. Karar vermek,  hele ki burada, bir başka ülkede benden sorulur iş değil belli ki. 

                           Ev sahibinin bana nasıl ulaştığını bilmiyorum. Önemli mi? Değil. Yeni bir yaşama tutunma çabasında olan hiç kimse için kimin, nereden kendisine ulaşacağı önemli değil. Nasıl ulaşırlarsa ulaşsınlar, gündelik rızkının işini versinler yeter.

               İşveren adamın salonunu boyayacaktım. Malzeme alışverişindeki tutumluluğu, eşyalara yaklaşımı ve çokça kararsızlığı dikkatimi çekmişti. En ucuz boyaya ulaşabilmek için dikkatinin ve duyargalarının dibine vuruyor adam. O dibi buluyor da açıkçası. Renklerdense, tıpkı benim gibi, anladığı yoktu. Sonunda kırık sarı rengine karar veriyor. Tüm dünyada en çok tüketilen renk olduğunu benim bile bildiğim sarı! Değil güneş sarısı, çöl sarısı, bayağı bildiğimiz kırık sarı… Sarısı kırılmış boya anlayacağınız.

                 Ben hiç sıkıntı etmiyorum da, sabahın erken bir saatinde, ev halkı uykularının en tatlı yerlerinde olduklarını tahmin ettiğim bir vakitte boyanacak salona beni soktuğu zaman uğradığım şok mesleğimden utandırdı beni. Utandım çünkü benden beklenen iş, üstesinden gelinecek gibi değildi. Menekşe rengini kırık sarı ile kapatmamı istiyor adam. Hayatında eline fırça almamış, hiç boya yapmamış ben bile menekşe renginin kırık sarı ile kapanmayacağını  biliyordum.

                 Fırça darbelerini duvar üzerinde boydan  boya ellerimin, ah şu eline düşecek her işi yapmakla mükellef ellerimin elverdiğince dikkatli indirmeye çalışırken, hangi el darbesinden sonra bana yolun gösterileceğinin korkusu üzerimde; ellerim, gözlerim, gözkapaklarım dahi ev sahibini kollamaktan yorgun düşmüştü. Adam her hareketimi kontrol ediyordu. Gerçek bir işveren gibiydi. Bir ırgat çavuşu edası vardı o vakit üzerinde. Aramızdaki, onun açık açık, benim gizliden gizliye birbirimizi süzme eylemi sıradan hale dönüşüp ben kovulacağıma tam da artık emin olduğum sırada salonun içine nereden düştüğünü anlayamadığım bir silüet, evet kesin bir silüetin sesiydi o, çığlığı odaya kıyameti indirdi. Bu yabancı evde nihayet tanıdık bir ses ile sarsılıyordum ben de. Tanıdık diyorum, karım da evimizle ilgili ne zaman hoşlanmadığı ama bana göre ciddi bir tasarruf eseri karşısında aynı çığlığı koparırdı. O çığlıklar şu an bir başka ülkede, yabancı bir evde, buradaki silüet kadının çığlıklarından daha tatlı çınlıyordu paslanmış kulaklarımda. Hem Sabra’nın çığlıkları bu kadar tok değildi.

                  Bilirsiniz, tok çığlığın çiğ çığlıktan farkı çoktur; tok çığlık daha yaralayıcıdır mesela, daha vurucu… Üzerinde çalışılmış, tekniği keşfedilmiş çığlıktır o. Bu yüzden bilinçli ama bilinçli olduğu kadar kötü niyetlidir. Çiğ çığlık doğaldır, naiftir, üzerinde hiç çalışılmamış ve o anda ortaya çıkandır. Kötü değildir. Her kopardığınızda acemiliğini fark edersiniz.

                Her neyse, ben de ev sahibi de bu tok çığlıkla kısa bir an sarsılıyoruz. Adama bakıyorum. Sersemlemiş ama asla iflah olmamış görünüyor. Ki karısı, sabah gözleri, sabah ağzı, sabah saçları, elleri hatta ayakları ve endamıyla, bu kadının artık silüetten çıkmış haliydi, sabahlığıyla salonun ortasında kendisin de farkında olmadığı kırık, koyu bir durgunlukla duvara bakıyor. O büyük  kopuşlu çığlıktan sonra belli ki nutku tutulmuş. Hatta çığlık kulaklarını sağır etmiş, ardından onu betona çivilemiştir.

               Adam ufak bir toparlanmayla elde ettiğimiz bu yeni rengin kırık beyazdan daha güzel, daha moda olduğuna karısını ikna etmeye çalışıyor.

               Farkında değildim, kısa bir süre gözlerim kadına takıldı kaldı. Onun nasıl bir yol alacağını merak ediyordum. Hemen orada, o anda kadının yüzü önce sarardı, sonra bozardı, beti benzi attı, sonra yüzünün tonu kırık sarıya vardı. Eminim evet, karşımda duran yüz kırık sarardı. Ve birden o kırıklıktan kırık kahkahalar patlak verdi. Bir iki kesik kesik… Gittikçe çoğaldı kahkahalar. O kahkahalardan anladım ki ülkemin üzerine düşen kahhar sarı bombalar bile bu kadının anlamsız, histerik kahkahaları kadar bir kopuş barındırmıyordu.

               Adam ile kadın arasında, benimle ülkem, benimle karım, benimle evim, benimle daha beş gün önce ölüsünü gömdüğüm, ruhuna sığındığım hiç büyümeyen oğlum Cevher arasındaki boşluktan öte bir yarık oluştu, gözlerimle gördüm.  Aynı yerde olan, ya da yaşayan ve aynı yerde olanlar arasında açılan anlam veya anlamsızlık uçurumlarının gözle görülür olma özellikleri vardır! 

               Kadın odayı terk etti; ama aynı kahkahalar eşlik ediyordu evdeki her kıpırtıya. Adam peşinden gitti. Sonra sesleri kesildi. Bir süre sonra adam döndü. Döndü ve kırık bir telaş içinde evin sıvası dökülmüş yerlerine bendeki kırık sarı ile yama yapmamı emretti. Ben deli gibi soluk alışına, evin içindeki dolanımlarına ve emrine boyunduruk halde kendimi bir duvarın dibine çömelmiş süpürgelik üstlerini boyuyor görüyordum, bir merdivene tırmanmış, fırçayı tavana sallıyor görünüyordum.

                Kadını bir daha görmedim. Yama bittiğinde artakalan tüm malzemeyi bana vermek isteyen adama, belli ki kurtulmak istiyordu, hayır dedim. Malzeme benim üç günlük yevmiye değerindeydi oysa, yerinde kaldı.

                Kapıdan kaçar gibi çıkarken adam karısına, ne yapacaksın, yine mi kahkaha atacaksın? diyordu. Hayır kadın kahkaha krizini reddediyordu. Muhtemelen tanıdığı tanımadığı herkese bu olanları anlatıp  insanları kocasına güldürerek rahatlamak amacındaydı. Hikayeyi yazarak ben ondan önce davrandım.

                Evi arkamda bırakırken yevmiyemi aldığıma, hayatta olduğuma, komik görünmediğime  şükretmiştim.

Sabra’nın Suriye’de, yeni kocasının ev duvarlarının rengi nasıldı acaba?..

SELAMET BAĞCI

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM