12 Temmuz, 2020

                       “Sözcüklerin ve ölü şeylerin bildiği kadarını biliyorum.”

                                                                                  Samuel Beckett

Ağladı ağlayacak yağmura rağmen

sırtımdaki kabuğu kırık salyangozla

asardık en ıslak yanlarımızı ipe

kuruyordu mezarlığa dikilen çiçekler

kalbini çölde, elini cebinde unutan

kendinden çıkamazmış Molloy

hele de çakıl taşı varsa avucunda.

Kışkırtan bilinmezliğe doğru

yolunu kaybeden ayaklarla yürürdüm

yönetmesin diye beni alışkanlık

çukur, yokuş, çayır ve sokakların karanlığında

çığlık çığlığa bir ırmak doğuran şelale

köpek öldüren içerek ısınan evsiz

üzerine boya dökülmüş otların yağmur dileği

kırmızı ışıkta aklı geçen tutku

yerden kesilmiş ayaklarla

gökten kesilmiş bulutlar buluşması

ve kaybolan ufuk çizgisi.

Kuğuların öpüşürken kalp çizdikleri

renk gölünde yıkasam da siyahı

tahta bacaklıydı aldatmaca

işaretleri kumla kapatıp giderken

rüzgârı unutan.

Ölümün üstünden atlayan

bu bacaklarla yüzdüm suyunda dizelerin

ceninleri alıp giden rahmin

boşluğuna yerleşti bir ana okulu

balığımın pullarını söküyor minik parmaklar

bir imgenin gözkapaklarına yapıştırmaya

oyuncak bebeğin saçını kesen kız

bekliyor uzamasını saçın hâlâ

koşan bir kirpiydi

yanımdan geçen zaman

gören var mı cebimdeki çakıl taşını.

Dilek Değerli

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM