6 Nisan, 2020

“hayatı anlamak ölümün yarısı
anlatmak harcım değil”

teyzem Gülay’a..,

“Lağım farelerinin cirit attığı, şu kahrolası şehir mazgallarından birinin üzerindeyim. Kek, börek kokularının etrafa yayıldığı, bir pasta fırınının mazgalı. Anam geliyor aklıma; nasırlı elleriyle nasıl da açardı keteyi; o yok zamanlarımızda, yedi evlada nasıl da kol kanat gererdi. Şimdi bu kokuları, gecenin kör olası ayazında, mazgaldan soludukça iyiden iyiye çoğalıyor yalnızlığım.

Ellerim uyuşuyor. Kimi geceler, parmak uçlarımda gezinen minik kurtçuklar görüyorum. Senin adın ne kurtçuk? Sen, evet! Neyimi kemireceksiniz ha! Üstelik kurt gibi açım. Açım anlıyor musunuz kurtçuklar, açım! Sizi bile yiyebilirim şuracıkta. Kaçarsınız tabii. Kaçın ulan! Siz de terk edin beni. Ne duruyorsun pembe kurtçuk? Kaç kurtar sen de canını kaç!

Sahile inmeliyim. Baksana dolunay çıktı bile. Sular da iyice kabarmıştır. Lodos da var. Sabaha denizden gelen bi kaç parça hurda eşya, belki bir sikke, hatta yiyecek bile bulabilirim. Satar mıyım? Satarım ulan onları. Önce o bencil fırıncıdan bi dilim börek alırım. Uyarına gelirse bi bardak da sıcak süt. Keyfe bak benim anam… Şekeri de boca ettim mi sütün içine… Sigara! Yok yok! Sigara olmaz. Hem geceleri ciğerlerimden kan gelircesine öksürüyorum. Sahi, ciğerlerimden bir iki parça gelse yer miyim? Yerim ulan! Tıpkı, o romandaki gibi, açlığımdan düğme mi kemireyim? Yerim!”

Sendeleyerek yürüyor, bacağındaki yaranın ağrısını, kemiklerinde hissediyordu. Kartal’ın sessizliğe bürünmüş sahiline vardı. Gözü bir sigara izmaritine takıldı. Almak için eğildi. Yapamadı. Yürüdü. “Yürrü, anca gidersin izmarit!” diyebildi.

Balıkçı barınağında, inceden bir klarnet sesi duyuluyordu. “Sese doğru yürüsem mi?” dedi, kendi kendine. Adım atacak gücü yoktu. Soğuk ve açlık gövdesini iyiden iyiye esir almıştı. Nerden karışmıştı haftalar öncesinde o kavgaya? Ona mı kalmıştı elin garibinin hakkını savunmak ha! “Olsun be! İyi ki de karıştım. Ne olmuş iki bıçak darbesi almışsam ha, ne olmuş ulan!” diye bağırdı var gücüyle.

Sese yöneldi. Ne de güzel çalıyordu klarneti, oy benim babam. Bacağının ağrısını bile unutmuştu. Neredeyse oynayıverecekti de işte, koşturmaktan iki figür bile öğrenecek zaman bulamamıştı.

Sahilde yanan ateşin kıvılcımları dört bir yana dağılıyor, akşamcılar demleniyor, pişirdikleri balığın kokusu her yanı sarıyordu. Bunlar da ana-baba evladıydı. Yanlarına gitse anlarlar mıydı halinden? Yapamadı. Biraz uzakta, derme çatma bir kulübe görür gibi oldu. “Hay babaya rahmet be! Geceyi kurtardık arkadaş!” diye ünledi.

Kulübenin kırık dökük kapısını araladı. Penceresi olmayan, içi küf kokan bir yerdi ama en azından ne fareler kulağını kemirir, ne de kurtçuklar ziyaretine gelirdi. Loş ışıkta el yordamıyla bulduğu nemli bir battaniyeydi: “Ulan, ballı adamsın be Necip” dedi, kendi kendine; “gene dört ayaküstüne düştün mübarek…”

Battaniyeye bir çırpıda sarındı. Dışarıda kalan ayaklarını, karnına çekti. Üşümüyordu. Klarnet sesi de kesilmişti. Bi güzel uyuyabilirdi. Sabah lodosçulardan önce davranmalıydı. “Kaptırmam denizananın getireceği ekmeği kimseye,” dedi, “anam avradım olsun kaptırmam!” Birden aklına, eleği olmadığı geldi. Öyle ya; sular çekilince, lodosla kıyıya vuran, kuma gizlenmiş sikkeleri ya da ona benzer kimi parçaları bulabilmek için elek lazımdı. Uyuyamadı. Eleği nereden bulacaktı? Martılar da geceyi yırtan çığlıklarıyla bi rahat vermiyorlardı ki düşünsün.

İhtimal vermese de duyduğu tıkırtının bir fareye ait olduğunu anlaması geç olmadı. Kulübenin tahta aralıklarından gelen sesi dinledi. Dolunayın ışığı, etrafı seçebilmesine yardım ediyordu. Sağı solu kolaçan etmeye başladı. “Ulan, yoksa! Evet, be evet, ulan Necip, ah Necip, anan kadir gecesinde mi doğurmuş seni Necip!” Işık huzmeleri yardımıyla bulduğu bir elekti. Belli ki bu kulübe de lodosçulardan kalma bir yerdi. Evlat gibi kucakladı eleği. Üstelik yırtığı pırtığı da yoktu. Mis gibiydi oğlum bu elek, mis! “Uyumayacağım bu gece be,” dedi “zaten sabaha şurada ne kaldı?” Öylesine açtı ki, midesi sırtına yapışmış, içi titriyor, susuzluktan dudakları kuruyor ancak bulduğu elek sayesinde, mutluluğu kulübeye sığmıyordu.

Şafakla, yaralı bacağının sızısına aldırmadan, sahile koşar adım yürüdü. Kimsecikler yoktu. Eleği aldı “vre bismillah” dedi. Güçlükle eğildi. Dalgalara aldırmadan, eleği suya daldırdı. Derine, daha derine daldırıyordu. Etraf, ıvır zıvırdan geçilmiyor, abuk sabuk parçalar ayağına dolansa da aldırmıyordu. Elek, kumdan iyice ağırlaşınca, var gücüyle elemeye başladı. “Hadi benim babam, hadi, yağdır şu kısmeti, hadi” dedi. Eledi, eledi, eledi.. “Pes etmek yok arkadaş, şimdi olmazsa bi daha” diyerek, suya daldırdı. Eleği sabırla kumla doldurdu. Bir kelebeği okşarcasına, bir serçeyi severcesine özenle başladı kumu elemeye. Yine, yine… umutla.. Her denemede sinirleri de yay gibi geriliyordu.

Birden uzağa fırlattı eleği. En uzağa. Islak kumların üzerine çöktü. Gözleri, yüreğinde çöreklenmiş acıya daha fazla dayanamadı. Yaralı bacağından sızan kanı fark etti. Her yanı eskimekten lime lime olmuş pantolonuna baktı. Neresinden tutsa elinde kalırdı. Aldırmadı. “Son kez deneyeceğim ulan!” dedi. Gitti, eleği aldı. Lodosçular, birer ikişer gelmeye başlamıştı. Acele etmezse kısmetini göz göre göre kaptırırdı. Bu kez farklı bir yerden daldırdı eleği. Biraz daha ilerledi. Su, dizlerine geliyordu. “İsterse boyuma kadar gelsin!” dedi. İlerledi. Ayaklarının dibindeki kum kayıyor muydu ne? Suya dalıp, eleği bu kez öyle doldurmayı denedi. Nefesi yetmedi. Su yüzüne çıktı, nefeslendi, tekrar daldı. Elek, yeterince kumla dolmuştu. Suda dikkatlice ilerledi. Kanaması artmıştı. Kanı manı düşünecek zaman değildi. “Kana anasını sattığımın bacağı, kana” dedi. Eleğe iyice asıldı. İleri geri, sağa sola salladı, salladı, salladı. Yoruldu, pes etmedi. Başı dönüyordu. Yere yığılmak üzereydi. “Hay ölüsü kandilli kum, yağdır ulan şu bereketi, sikkeni belletme şimdi, yağdır ulan! Elemeyeceğim, elimle arayacağım kumu,” dedi. Ellerini iyice daldırdı. Uzamış tırnaklarının içi kumla doluyor, açlıktan midesi kasılıyor, dudakları yanıyor, bacağındaki kan durmuyor ancak tüm gücüyle kumu karıştırıyordu. O an; “hadi lan, yoksa!” dedi, bir anda; “yoksa!”

Tuzlu sudan şişmiş ayaklarına, avucundan damlayan kanın sıcaklığı, tüm bedenine yayılıyordu. Sımsıkı tuttuğu metal parçası, etine değil, kalbine batıyor, ufka dalan gözbebekleri gitgide irileşiyor, kesik kesik aldığı soluğu, çiy misali kumlara yağıyordu.

Uzaklardan polis telsizini andıran bir ses duyar gibi oldu. Sağına soluna bakınmak istediyse de başını kımıldatacak gücü bulamadı. Ayağa kalkmayı denedi. Sendeledi. Bir kez daha denedi. Güçlükle doğruldu. Birkaç yüz metre ilerideki kalabalığa yöneldi. Polis aracından inen memurlar, kalabalığı dağıtmaya çalışıyordu. Az önce kumların arasında bulduğu, metal parçasına bakmak istedi. Avucunu yavaşça araladı. Kandan kırmızıya bulanmış bir küpeye vuran güneşten yansıyan ışık, gözlerini aldı. Belli belirsiz “yavrum” diyebildi.

Kalabalık, dağılmış gibiydi. Yine de bir iki meraklı göz, oradan ayrılmamaya kararlı görünüyordu. Aralarına karıştı. Kıyıya vuran cesedin, uzun sarı saçlarından damlayan sular yerde birikmiş, ucu kuma değen tek küpesi kulak derisini yırtmış, bacaklarına yapışan elbisesiyle sudan şişmiş bedeni yaralı bir albatrosu andırıyor, boynundaki morluklar sanki kadının çığlığını haykırıyordu.

Kanı çekildi. Ne açlığı, ne susuzluğu, dudaklarındaki minik kabuk bağlamış yaraları, bacağından sızan kan… Unutmuştu. Kadının cansız bedenine eğilmek, onunla konuşmak istedi, yapamadı. Memurun biri; “çekil şuradan, işimize mani oluyorsun,” diyerek, kolundan çekiştirdi.

Avucunu araladı. Küpenin teki, orada öylece duruyordu. Varını yoğunu kaybedip, sokaklara düşmeden önce kınalı kuzusuna armağan ettiği küpenin tekiydi. Kızının o herifle evlenmesini istememişti. Uğursuzun tekiydi. Tanıyordu. “Seni öldürürüm, gene de izin vermem,” demişti demesine de dinletememişti. İflas sonrası ailesini terk etmiş, sokakları mesken tutmuş, gökyüzü başına çöken dam olmuştu.

Kumların üzerine öylece bırakıverdi küpeyi. Fırlattığı yerden eleği aldı. Martı çığlıkları bir sonraki acılara karışırken karşı kıyıdaki Adalar’da grubun renklerinin hüzünle yansıdığı denize doğru yürüdü. Gökte yıldızlar; yüzeyinde durgun denizin yakamozlar… Kulaklarında sessizliğin yoğun sesi… Kızının sızısı… Gene de tutunarak bir umuda… İç geçirdi. Derin… Derin bir iç geçiriş daha. Yüreğine düşen kor alaz bir sıcaklıkla o çok sevdiği şiirin özellikle bir dizesi dudaklarına kadar geldi. Seslendiremedi ama, dizenin sözleri özleminin dile gelen gizi gibi sardı kanını, canını:

‘Ne zaman seni düşünsem / Bir çakıl taşı ısınır içimde…’

Bedri Rahmi Eyüboğlu / Seni Düşünürken (Çakıl)

Ufuk Özgül

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM