8 Temmuz, 2020

Atatürk’ün ölümü devletin; kalkansız kalması, kutsallığın arkasına çekilmesi demek… O güne dek buyruk ve itaat, akıl ve şükran çerçevesinde uyumlu görünmektedirler; ama iktidarın muhalefet tanımaz doğası ideallerini hızla geçersizleştirir; adaletin terazisinin ayarı kayar ve vicdanının gözü çabucak körelir. Ulus-devlet ve uluslaşmayla koşut oluşan Cumhuriyet ideolojisi de kısa zamanda narsist bir vatanseverlik içinde başkasını göremez olur. Ulusun ve devletin inşası sıfırdan başladığı, öngörülen modernleşmeye alt yapı oluşturacak bir kurumsallık olmadığı, daha doğrusu kurumlar çok yetersiz olduğu için devleti ve ideolojisini sahiplenencek bir sınıf oluşturan devlet bürokrasisi, edindiği ayrıcalığına şükranını fanatikçe bağlılık biçiminde göstermiş, sonra da gösterdiği itaatin karşılığı olarak iktidarı kendi yerelinde paylaşmakta sakınca görmemiştir.

Bu işleyiş içinde devletin yurttaşı türk, dönemin siyasal-ideolojik olaylarından fazlasıyla etkilenmiş bir ulusçu algıyla içlendirilmiş, bir yandan İtalya, bir yandan Almanya ulusçuluğu etkisinde gelişen türkçü-turancı akım türk yurttaş algısının kültürel-ideolojik kaynağını oluşturmuştur. O günün TKP’si bunu görmezden gelerek veya göremezken kürt taleplerini gericilik olarak niteleyebilmiştir. İslâmî cephedekiler ise Cumhuriyet’e muhalefetleriyle Cumhuriyet’in karşı olduğunu yandaş görmeye hazırdır; ama, ciddi bir muhalefet sözkonusu değildir. Örneğin TKP’nin hafife aldığı Dersim 1938 isyanı sonrası olayları katliam olarak adlandıran Necip Fazıl Kısakürek, en sert tepkiyi gösterir Büyük Doğu dergisinde…

Sosyalist sistemin ve faşist cephenin savaşı ikilemi ve yandaşlığını belirleme kararsızlığı arasındaki bu bağlamda resmi ideoloji bir yabancı düşmanlığı, komşudan korku fobisiyle kızışmaktadır. Dışarısına karşı kendine kapanan devlet ve görevlileri kendi içindeki olası tehlikeye karşı aşırı bir duyarlılık gösterir. Askerler devletin kurucusu sayılmakta ve bunu bir ayrıcalık gibi kullanmaktadır. İşte Ahmed Arif’in Otuz Üç Kurşun şiiri böyle bir ortamda bir subayın keyfince katledilen otuz iki kürt köylüsünün dramına duyulan tepkinin ağıt olarak düşünülmüş şiiridir. Otuz üçüncüsü yaralı kurtulmuş, Otuz Üç Kurşun ve Hasretinden Prangalar Eskittim şiirlerindeki kurmacanın anlatıcısı olacaktır.

Şiirde dile gelen olayın mağdurları, Van-Özalp’ta egemen ağızların sıfatlarıyla “cebbar, gayur, Menemen Fatihi, 1927 Koçuşağı aşireti terbiyecisi” general Muğlalı’nın sınır ihlalini gerekçe göstererek öldürttüğü köylüler hiçbir politik ve diplomatik sıfat yüklenemeyecek, yoksul ve masum insanlardır; ama resmi ideolojinin sözünü ettiğimiz paranoyası gereği acımasızca öldürülmüşlerdir. Yoğun sansür ve baskının olduğu o günün koşullarında kamuoyuna geç ve çarpıtılmış olarak yansıyan olay, önce, Demokrat Parti Eskişehir Milletvekili İsmail Hakkı Çevik’in sonra, Diyarbakır Milletvekili Mustafa Ekinci’nin soru önergeleriyle Meclis gündemine gelmiştir.

Olayın şiirini Ahmed Arif de geç yazacak ve yaklaşık yirmi yıl sonra yayımlayacaktır. Bu tarih içinde şairin kültürel aurası irdelenecek olursa anlatmaya çalıştığım siyasal egemenliğin muhalifi ve mağduru bir toplumsal tarihsel oluşum ortaya çıkar.

Olaydan sonra kürt meselesi derin bir suskunluğa bürünmüştür. Irak’ta yükselen kürt milliyetçiliğinin yankısı olsun görülmez Türkiye’de; yaprağın kıpırdamadığı bu suskunluk nedeniyle şiirin de otosansüre uğradığını söylemek için ipuçları bulunabilir. Bir başka nedeni de Türkiye’nin komşularıyla barışık olamayan ideolojik tutumu yüzünden birçok dilin edebiyatında özel bir alan olarak değerlendirilen ‘sınır edebiyatı’nın ilk örneklerinden biri sayılabilecek Otuz Üç Kurşun’un bu anlamdaki bağlamı da görülmeyen yanlarındandır.

Yazınsal bağlamına gelince, Nazım Hikmet’in gerçekleştirdiği ‘devrim’den beslenerek ve onun dışında Birinci Yeni de denilen Garip akımı, hemen herkesin bir değer yüklediği ve şiirleriyle methiyeler yazdığı resmi ideolojinin yaratmak istediği resmi insan/yurttaş tipine alaysamayla yaklaşmaktadır. Bu sosyalist bağlılıkla yazan toplumcu gerçekçilerinkinden daha politik değilse de daha isabetlidir; çünkü minör edebiyat denebilecek bir yerden, tabiri caizse damardan girmektedir. Onu izleyen günlerdeki diğer edebiyat oluşumları, Hisar dergisi şairleri tıpkı Beş Hececiler, Yedi Meşaleciler gibi Memeleket Edebiyatı çizgisinde iktidar söylemine ulanmaktadırlar. Sonra gelişen İkinci Yeni ve bilinçakımı teknikleri de Garipçiler gibi apolitik bir alandan resmi ideolojiyi yazın estetiği ve dil alanında yerinden edecek bir işlev yüklenmişlerdir.

Garip, Millî Edebiyatçıların suflî ad ettikleri sözcükleri ve bayağılığı şiire taşımakla bir karşı duruş kurmaya çalışırken İkinci Yeni, mevcud dili semiyolojik ve aksiyolojik olarak aşmaya çalışmaktadır. Bu konuda kimileri Kemalist ideolojinin baskısıyla öztürkçeciliğe takılmış ikilemde kalmış olsalar da amaçları dilin ve anlamın başka boyutlarını kullanmak, yeni bir şiir dili kurmak içindir.

Kısacası resmi ideolojinin yazınsal kurgusu sorgulanmaktadır.

Bu bağlamdaki yeri, duruşu bakımından Ahmed Arif’in şiiri ise daha çok Garip şiirine yakındır; ama diliyle ve içeriğiyle ondan ayrılır, toplumcu gerçekçi olmasına karşın onlardan ayrılması gibi. Dili, tıpkı Garip’in ve İkinci Yeni’nin dilinden, dili tekniğe indirgeyen, yapaylaştıran TDK’nın türkçesinden farklı; yaşayan, doğal, nidalı bir dildir; argoya yer vermez ama, barbarizme yakın duran söylemiyle, şairin “biraz külhan yedirdim” dediği, aşırı bulunmazsa bir ünlem gibidir; bu savaşkan ruhun üslubudur. Ahmed Arif, beğeniyle söz ettiği Niyazi Akıncıoğlu’nun yapmak istediğini gerçekleştirir; yöresinin sesi soluğu olabildiği ölçüde yöredeki dilsel zenginliği şiire dönüştürür. Otuz Üç Kurşun, niteliklerinden birini buna dayanıyor olmasıyla edinir.

Bu şiirin dağlarda kürt eşkiyalarınca da okunduğu Ahmed Arif’e ve o eşkıyalara yüklenen anlam gibi bir abartı olabilir. O eşkıyalardan birine öldürtülen TDKP genel sekreteri Faik Bucak’ın bile okuduğu ve ezoterik bir metinmişcesine saklayıp, sakındığı bu şiirin özellikle 70’li yıllarda gördüğü ilgide Ahmet Oktay’ın yazın dışı saydığı izlerçevrenin beğenisi ve anlamlandırmasının nitelikliğinden kaynaklanmadığı türünden bir yoruma yol açmamalı. Çünkü birçok metin böyle, okurda tamamlanmıştır. Okurun metne katkısı da metne dahil edilmeli bence. Burada bir şeye daha dikkat etmek gerekir ki Hasretinden Prangalar Eskittim’in okurları popüler okur profiline göre daha seçkin sayılır, çünkü politize olmuş, doğal aydınlardır çoğu. Bu aydınların içeriğe ilişkin ideolojik anlamlandırmalarını öznel ve yazındışı saymak iki gerçeği görmezden gelmektir. Bir, halktan insanlar da bu şiirlerden etkilenmiştir; iki, başkaları da aynı olayı yazmış ve ilgi görmemişlerdir. Çünkü bu şiiri farklı ve özgün kılan, kurgusu, sözcükleri ve alışılmamış bağdaştırmalarıdır.

Şiir, bir ülke betimiyle başlar; Acem mülkü, Kafkas Ufku olarak anılır öteleri; batısına gelince orda; biri yine Muğlalı’nın “tedip ve tenkil” görevi yaptığı 1938’in Hozat’ı, diğeri Fransıza karşı ‘savaşılmış’ Urfa’dır; yani bu ülke ayrı bir ülke değil, en azından siyasal olarak Türkiye’nin bir parçasıdır. Kendini Cumhuriyet kuşağından gören Arif’in siyasi görüşüne uygun bir tasarıma dayandığı söylenebilir. Olaya ve şiirin bunu biçimlendirmiş olmasına gelince destansı bir kurgu ve anlatım sözkonusudur; klasik anlamdaki destan değil elbette, bir trajik olay üzerine yazılan bir halk şiiri/koşma türü olan modernleştirilmiş şiirlerin özgür koşuka uyarlanması denebilir; şairin de belirttiği gibi bir benzeri daha önce Attila İlhan tarafından Cabbar oğlu Muhammed’in Türküsü adıyla denenmiştir.

Ondan, aynı olayı yazmış olan Tahsin Saraç ve Akıncıoğlu’ndan farkı, sahici olmayı başarabilmesidir. Şiir “tarihten daha felsefi ve daha yüksek bir etkinliktir. Zira şiir daha çok geneli anlatır; tarihse özeli.” diyen Carlo Ginzburg’i doğrulayacak bir örnek olarak Otuz Üç Kurşun, bir şiirden beklenen en büyük toplumsal siyasal etkiyi ve sonucu yaratır; yasaklı bir konunun sessiz tanığı, dilsiz, avukatsız bir halkın hafızası olur.  Gerilla savaşımına göndermelerindeki öngörüsü de belirtilmeli ki kehanet derecesindedir. Şiirde betimlenen savaşım biçimi ne Kurtuluş Savaşı’na, ne 1925’e ne 1938’e ne de İran ve Irak’taki isyanlara benzer; çünkü bu tarihlerdeki isyanlar daha çok feodal öncülüklüdürler; Otuz Üç Kurşun’un bireyi ise sosyalist gerilladır. Olasılıkla Arif, o yıllarda Vietnam, Küba, Bolivya gibi ülkelerdeki gerilla hareketlerinden esinlenerer bir öngörüde bulunmuştur.

Şiir, bir model ortaya koymaz; esinlendirici, etkileyici olduğu kesin; ancak, geliştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir etkidir bu. 1970 Kuşağı toplumcu şiiri denilebilir ki Nazım’dan da çok bu şiirin gölgesinde kalır; onun, i’caz baskısına yenilmiş, kanonik bir metin gibi görür değerlendirir. Bu çizgide bu şiiri aşan bir şair ve şiirden söz etmek olanaksızdır, çünkü şiirin bağlamı yinelenemediği gibi malzemesi de kısırdır. Dil, izlek ve imge olarak ancak bu kadarı olanaklıdır; Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim ve yayınlanma yeterliliğine sahip görmediği şiirleriyle kotarılan Yurdum Şah Damarım incelendiğinde şairliğinin imzası sayılabilecek şiirleri bu iki toplamdan da azdır; her iki kitapta da şiir olarak zayıf şiirlerini çıkarırsanız yine bir kitaplık şiiri kalır elinizde. Başka türlüsü mümkün olmadığı için Arif ikinci bir kitap düşünmemiştir; ikinci kitabın birincisini aşması bırakın, bir iki şiiri çıkarırsanız, onun düzeyine yaklaşamaz bile. Bunun bilincinde ve şiire “mısra haysiyeti” gibi kutsal bir değer atfeden şair, -piyasaya göre yazsa, ki paraya ihtiyacı var ve kazanır- bu nedenle o şiirilerinin okur katına çıkacak düzeyde olmadığını söylemiş ve kitaplaştırmamıştır.

Sonradan yayınlanan kitaplar onun onayı dışındadır. Sorumluluğu varisi kimse onundur.

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM