11 Temmuz, 2020

ALİ ÖZENÇ ÇAĞLAR / Nihat Behram ile Dünden Bugüne 

 Nihat Behram ile ilk tanışmamız bu söyleşiyle olmuştu. O zamanlar bir vakfın verdiği bursla, iki yıllığına Almanya’da kalıyordu. Samimi, yapmacıksız biri olarak tanıdım N. Behram’ı; başladığımız birkaç dakika sonra, “Sizli” ifadeleri bir kıyıya bırakıp, “arkadaşım” diyerek hitap ediyordu bana. Az insanın-yazın adamının yaptığı bir şeydir bu. Bunların içinde kasıntılı olanı hayli çoktur. O nedenle Behram’ın evinde kendimi hiç yabancı hissetmedim. Ancak bir yanı vardı, o da beni röportaj sırasında hayli zorlattı. Aynı Server Tanilli Hoca gibi, o da alıcıya konuşmak istemiyordu. “Aklında kalanı yazarsın, diyordu. Yanlışa düşmemek için de, söyleşiyi temize çektikten sonra birkaç kez aramızda metinler gitti geldi. Doğrusu istenirse, sohbet sırasında karşımdaki hareketli, heyecanlı şairimizi daha da merak etmeye başladım ve önceden tasarladığım sorular ters-yüz oldu. Artık o an aklıma ne geldiyse o soruyu sormayı daha gerçekçi buldum ve başladık söyleşiye.Bu sürdürdüğümüz söyleşide aslında ben ondan daha heyecanlıydım. Onun heyecanı bana da geçmişti çünkü ve bu duygularla ilk sorumu sordum kendisine: Sevgili Nihat, nasıl bir tutku sizi şiir yazmaya itti ve ayrıca ilk dönemlerde yazdığınız bir şiir için duyduğunuz mutluluğu hala her yazışta duyuyor musunuz?N.B-Şiir yazarken duyulan şeyin adı mutluluk mudur? Doğrusu bilemiyorum. Sanıyorum ki,duygusuyla boğuşan herkes, ilkin şiirle başlıyor işe… Şiir yazma ya da söyleme, insanın yüreğini saran ilk “kendini anlatma” duygusu, isteği oluyor. Eğer sanatçıysanız, şiirden, size en yatkın sanat türüne, resme, müziğe, romana geçiyorsunuz. Eğer şairseniz, şiirde derinleşiyorsunuz. Var oluşunuz şiirde ve şiirle sürüyor. Şiirde ve şiirle nefes alıyorsunuz. Eğer sanatçı değilseniz, ya, -şiir de dahil- sanatla “iştigalden” vaz geçiyorsunuz, ya da sanata olan “özel” tutkunuz nedeniyle, “şiir” yazarak oyalanmayı sürdürüyorsunuz. Sadece şiir değil, sanatın tümü, insanın sanatı yorumlama çabasında can bulmaktadır. Hayatı yaratıcı biçimde yorumladığınız oranda sanata ulaşıyorsunuz. Sanata ulaşmanın iki biçiminden biri sanatçı olarak, diğer okur-izleyici olarak ulaşmaktır. Sanata ulaşmayan, “hayatı yaratıcı bir biçimde yorumlamanın” ne anlama geldiğini pek kavrayamaz. Onun için sanat, sadece bir oyalanma ya da en fazla, bir bilgilenme aracı olarak kalır.Hayatı yaratıcı biçimde yorumlama duygusu, sanatçının içini bir ısırgan otu gibi dağlamaktadır. Bu dağlamadan arınma çabası,  sanat olarak sonuçlanır. Bundandır ki, sanatını yaptığı oranda ancak sanatçı var olabilmektedir. Yani sanatçı, sanatçı için yaşam, bir varoluş biçimidir. Varolduğu oranda vareder.İnsani duygular nelerdir? Sevgi, şevkat,merhamet, acı, hüzün, merak, öfke,  korku, incelik, yiğitlik… Tüm bu duygular tanımlanmak için çırpınır içinizde. Her seferinde hayatın yeni yorumlarıyla tanımlanmak için çırpınır. Çırpındıkça dağlar sizi. Duygunuzu tanımladıkça kendinizi, kendinizi tanımladıkça hayatı tanımlamaya başlarsınız. Bu çırpınıştan hayatın kuvveti doğar, büyür ve hayatı kuvvetlendirir. Yarattığı sanat sanatçının dışında bir canlıdır artık. Doğumunu yapan sanatçı rahatlamıştır. Fakat bu rahatlama geçici bir rahatlamadır. Çünkü hayat onu yine dölleyecektir.İlk şiirin mutluluğu ilk doğumun mutluluğu gibidir. İlk sevişmenin, ilk öpüşmenin, daha korkusuz, daha anarşistçe bir yanı vardır. Kim bilir, belki de tam tersidir. Yani, yıllar sonra böyle de değerlendirdiğiniz o günün duygusu, yaşandığı an içinde, belki de tam tersidir.Bir de son şiirim var aynı tadı duyduğum. Yani ille de bir yorum gerekiyorsa, denebilir ki: Aklımızdaki ilk öpüşün anısı, ağzımızda son öpüşün tadıyla çiçek açar! Biryerlerde okumuştum, “Şiiri okuyucuyla şair birlikte,yaratır.” deniyordu. Ama bu güne kadar şiirin genel bir tanımını işitmedim. Sizce şiir nedir?Şiir belki bir büyüdür. Şair, şiir yazma eylemiyle hem büyülenir, büyüsünden arınmaya çalışır. Eyleminin sonucuyla ise, şiirin alıcısı büyülenir. Bir arı gibi. Çiçeklerin görünmez tadı petekte biçimlenir. Bal arının varoluş biçimidir. Yani emeğidir. Alıcının ağzında tada, canında enerjiye dönüşür.Şiir belki sözcüklere yeni yorumlarıyla hayatın anlamını yükleme işidir. Bilinmeze, tanımsız olana, bilme ve tanımlama için bir saldırıdır.Şiir belki, insanla hayat arasındaki adaletin aranışıdır. Yargılayış ve yargılanıştır. Sınır kapısından sözcüklerin vizesiyle girilen bir ülkedir. Sevilme, sevişme, düşünme, düşündürme, duygulanma, düygulandırma, kışkırma, kışkırtma,, dövünme, dövüşme… kısaca bir yaşam biçimidir.Şiir, olsa olsa, şairin yüreğini, beynini emip alan , duyan, bağıran, gülen, ağlayan, dövüşen… artık yüreği ve beyni olan sözcüklerdir. Yani gerçek şiir bir canlıdır. İnsanın yarattığı bir canlıdır. Sanırım bundan olacak, Kur’an’ın şuara Suresi’nde insanlığı “şeytan ruhlu  şairlere” karşı uyarıyor!Ayrıca alt alta sıralanmış her sözcük şiir olur mu, yoksa şiirin de diğer yazın dalları gibi kendi içinde bir takım kuralları var mıdır?Şiir, “güzel söz söyleme sanatı” değil ki, alt alta yazılmış güzel sözler şiir olsun. Gerçi ben, “güzel”in ne olduğunu da bilen biri değilim. Eflatun: “Hayata acıyla geldim, yaşadığım sürece şaşırdım ve hayran kaldım, istemeye istemeye ayrılıyorum; öğrendiğim tek şey ise, hiç bir şey bilmeyişimdir! “ demişti. Şiir de böyle bir şey işte. Şaşkınlıklar ve hayranlıklar. Acılar ve mutluluklar. Bilgi ve bilgisizlik. Dikkat: Cehalet değil. Bilginin en üst düzeyinde, bilinmesi gerekenler yanında bilginizin, hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Güzel olan ve anlamlı olanın kesiştiği noktada bir ırmak vardır. Yanan bir ırmaktır. Şiirin sözcükleri o ırmağın alevinde kızarır, suyunda çeliklenir. Hayatın dölünü taşıyan yüreği, şairden sözcüğüne geçer. Bu, bir bakıma da şairin kendi kendini yeme işidir. Eceliyle ölmeyen bir örümcek türü var. Çiftleşmenin hemen ardından dişi erkeğini yiyor, gelen yavrular ise anneyi yiyor ve sürüp gidiyor hayat.Şiiri şiir yapan temel kurallar dışında, bir de kuşkusuz, şiirin şair olma kuralları var, teknik kuralları var.Şiirin en temel kuralı ise, kural tanımamaktır. Şiirleriniz yüzünden sanırım başınıza gelmedik kalmadı. Soruşturmalar, tutuklamalar, iki yıllık hapislik,  sürgünler ve şimdi de vatandışlıktan çıkarılmanız. Nedir bütün bunlar? Yoksa giderek yüzyılımızda şiirin toplumsal işlevi mi arttı? Hakim sınıfların sanatçı, yazar ve aydınlardan korkusu niye?Aslında onların korktuğu, düşünen beyin, çarpan yürektir. Onlar yaşayan her şeye, hayata, insanlığa, güzelliğe düşmandır. Halkın, insanlığın zenginleşmesine düşmandır. Özgürlüğe, ışığa düşmandır. Bilime düşmandır. Sanata düşmandır.  Bilim ve sanattan, köstebek ve yarasaların korktuğu gibi korkuyorlar. Ölüm kurtları gibi, ancak ölüm içinde can buluyorlar. Akbabalar gibi ölümle doyuyorlar.Gerçek aydın, gerçek bilim adamı, gerçek sanatçı, hem eylemi hem duygu ve düşüncesiyle halkın, insanlığın yanıbaşında olan kişidir.  Egemen güçlerin insanlığa ve halklara olan nefreti doğal olarak onları da hedef alıyor. Bakınız, güdümlü “aydın”a dokundukları var mı?Sanıyorum 80’lerden beri Avrupa’dasınız. Söyleyebilir misiniz,Çağdaş Türk şiirinin Avrupa şiiri içerisindeki yeri nedir?Bizde ve bizim gibi ülkelerde şiirin taşıdığı dinamizm bugün  Batı toplumlarında yok. (Batı’nın sınırlarını metropol ülkelerle çizerek bu tanımı kullanıyorum.)Şairleri çok az basıyor, çok az okunuyor. Neredeyse elliyıldır toplumu derinden etkileyen, toplumun yüreği olmuş sesleri de yok. Brecht, Heine, Goethe, Aragon, William Shakespeare… ayarında sanatçı soluğu taşıyan şairleri yok bugün Batı’nın. Diğer sanat dallarında da büyük bir düşme var. Batı’da esas olarak bir dangalaklaşma var. Bilgisayar ve tv.’nin tuşlarında bir “sanat” sarhoşluğu var. Gerçi Batılı aydın –geçmiş kültür mirasının kuruntusuyla- dünyaya yine tepeden bakmayı sürdürüyor, fakat, çağı etkileyen sanatının dinamizmi bizim gibi ülkelerdir.  Bugünün Batılı şairi,  dedesinin şatosunda oturan pinti bir çocuk gibi görünüyor bana.  Onlara göre şiirin alıcısı da küçük bir elit kesimdir. Yılda ortalama elli altmış bir insana şiir okuduğumu söylediğim bir Batılı şair, “sanırım sen şiir değil, başka bir şey okuyorsun!” diye yanıt vermişti! Türkiye’nin derin bir şiir geleneği olduğunu düşünüyorum. Bugünkü Batılı sanatçıların bizde ve bizim gibi ülkelerin sanatçılarından, devrimci, sosyalist sanatçılarından, çağını soluyan sanatçılardan öğrenmeleri gereken çok şey olduğunu düşünüyorum. Hayata biraz bakmaları, yanıbaşlarında yaşayanları görmeye görmeye çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Bugünkü Batı sanatı,  gerek sanatın ölçüleri, gerekse toplumsal ölçüler (devrimci dinamizm.) açısından, büyük şeyler taşımıyor. Bu genel bir değerlendirmedir. Devrimci-gerçekçi sanatçıların konumunu kuşkusuz ki ayrıca değerlendirmek gerekir.Yayınlanan iki şiiriniz 1967 tarihini taşıyor. Aradan 20 yıl geçti. Bu süreyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Geçtiğimiz evrelere ilişkin  düşünceleriniz nedir? Başka ne gibi çalışmalarınız var?Şiir, insanın iç ve dış dünyasının toplamında çiçekleniyor. Yani yaşanan hayat, yaşadıklarınız, iç düşüncelerinizden canlanarak yeşeriyor. Hayatın sizdeki yansıması oluyor. Anlamınız oluyor. Şiire başladığım yıllarda, tüm dünyada yükselen bir heyecan vardı. Gençlerin barış ve özgürlük çığlıkları dalga dalga yayılıyordu. Bu, Türkiye’mize de yansımıştı. Gençtik, daha özgür bir hayatın şarkılarını söylüyorduk. Çılgındık, romantiktik. Korkusuzduk. Dikbaşlı, ince, fedakardık.  Aşıktık, inançlıydık.Şiire başladığım yılların hemen ardındaki yıllarda, bildiğin gibi karanlık güçler pusularından doğruldu. Türkiye’de askeri darbe oldu. İlk şiirlerimden oluşan “Hayatımız Üstüne Şiirler” isimli ilşk kitabım bu yıllarda yayımlanmıştı.  Aşklarımız ve coşkularımız gibi, kitabım da yasaklandı.  İki yıllık hücreler ve cezaevleri günlerimde, ayrılıkların ve acıların anlamlarıyla arkadaş oldum.”Fırtınayla, Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar” ikinci şiir kitabım bu dönemin ürünüdür.Sanatı ve sanatçıyı, iç ve dış dünyasının bütünlüğü ve tarihi içinde değerlendirmek gerekir. Yoksa Zola’nın işçilerini, Nazım’ın hasretini, Mozart’ın ufkunu, Van Gog’un tarlalarını anlamamız güçleşir.  Bu güne dek, ikisi seçmeler olmak üzere, sekiz şiir kitabım yayınlandı. Her birinin hayatımda kendine özgü bir yeri var Yurdumdan uzakta olduğum son yedi yılın şiirini de, bu anlamda ayrı bir dönemin, gurbet döneminin ürünleri olarak değerlendirmek gerekli belki. Bu dönem ürünlerini bağımsız bir kitapta topladım. Bu yirminci yılda, Türkiye’mizde Yarın Yayınlar arasında “Yine de Gülümseyerek” ismiyle  yüz şiirlik bir seçmeler kitabı yayınlanacam. Son şiirlerimin bir kısmı bir bölüm olarak bu kitap içinde yer alıyor. Gurbetliğin, yurdundan uzak yaşayan bir sözcük işçisi için, anlamı değişikmiş. Daha ilk ayrılık günümden, bunun acımsı tadını duyumsamaya başladım.Doğup büyüdüğümüz yurdumuzun dağları, ırmakları, gökyüzü, kokusuyla, rengiyle, acısıyla sevinciyle sizin sözcüklerinize sinmiştir. Sevdalarıyla, duygularıyla tanıdığınız doğa, insanlar,  hayat, binlerce yılın kökleriyle sarmıştır sözcüklerinizi.  Siz o tarih bahçesinde bir çiçeksiniz. İnsani değerlerin, doğa tanımlarınızın, hayat kavramınızın içinde sizi siz yapan yerel kökleri vardır. Sevginin, şefkatin, yiğitliğin… yabancısı olmadığınız bir tarih vardır sesinizde.Gurbet yeni bir hayat olarak geliyor, yabancısı olduğunuz görüntülerle, yabancısı olduğunuz doğayla, yabancısı olduğunuz insan ilişkileriyle geliyor. İlk yıllar bunun için biraz sarsıldım. Sonra yeni hayat sözcüklerinizde yeni anlamlarıyla oynaşmaya başlıyor. Bazı duyguları öne çıkarıyor, bazı duygularınız siniyor. Özlem, merak, bekleyiş, tasa, ayrılık yeni hayatınızın anlamlarından besleniyor. Bakın, sözgelimi, Aras nehrinin, benim için, dedemin dedesinden kalma bir anlamı var. Aras boylarında at üstünde gezenleriyle bir anlamı var. Taşmasıyla, çekilmesiyle, bir anlamı var. Geldiği, gittiği yolla bir anlamı var.  Yoksuluyla, ağasıyla beyiyle bir anlamı var. Şiirimde “Aras” derken, bütün bu anlamların birikimiyle , bütün bu anlamların mirasıyla, bilgisiyle, duygusuyla, “Aras” diyorum. Bir gün sonra Ren, ya da Sen nehrinin kıyısında yaşamaya başlıyorsunuz. Sizin için “Nehir” sözcüğü, tarihinizin başka bir sayfasını yazmaya başlamıştır. Yedi yılda yazdığım şiir sayısı, önceki dönemlere göre daha az oldu. Ve daha çok gurbetin getirdiği duyguların ağırlıklı olduğu şiirlerdir bunlar.Başkaca… Zamanımın önemli bir bölümünü, çeşitli ülkelerdeki kültür konulu toplantılara ve çeşitli dergilere hazırladığım yazılar alıyor. Her ay birkaç dergiye yazı yazıyorum. Yine her ay birkaç yere okuma günleri ve kültürel sorunlara ilişkin toplantılara katılıyorum. Önümüzdeki günlerin iki ayrı toplantısı, Avustralya’daki Nazım Hikmet’i anma günleri ve İspanya’da Oktavia Paz başkanlığında  toplanacak uluslararası Anti-Faşist Yazarlar Kongresi’ne  A. Behramoğlu ile birlikte çağrılıyım. İlk toplantısını 1937’de iç savaş günlerinde yapan Kongre, 50. Yıl nedeniyle ayrı bir anlam taşıyor.Kuşkusuz yazı-çizi işinde bir önemli “meşgalemiz” de, yabancı olmamız nedeniyle bizler için iki misli çoğaltan bürokrasiyle ve benzeri dertlerle savaş… 1986 / Almanya 

Ayrılık da Yakışıklıdır 

Bir yanında gürgen sesi

Gürzü, neşter öfkenin,

Bir yanında hüzün tüten yanışıyla

Gönül ateşi

Bugün dünden beter! diyen,                   Kara güne yeter! diyen,

Gürültüsü gürleştikçe gürbüzleşen bir hınçla

Hünkarın hükmüne bin küfür kükreyip gelir.

AşklarımıAçmamış tomurcuğun yarası,

Düşlerimi

Göçmen kuşların rüzgarı tutuşturmuş..

Uçurumlarla bıçaklanmış bile olsak ey halk

Bu tutku bizi kavuşturur.Acılarmış…

Çaresine bakılır!     

Ali Özenç Çağlar Ek alanı

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM