6 Nisan, 2020

Tek göz odalar ve içlerinde ufacık kilerlerden oluşan çekirdek ailelerin zar zor sığabildiği maxzane denilen evlerin sıralandığı odaların birinde başlamıştı televizyon bağımlılığı Edip’te. Mahallenin neredeyse televizyonu olan tek eviydi. Televizyon dışında evde, çeşitli bardakların konulduğu komodin ve zahirenin konulduğu kiler vardı. Oda kapısının eşiği alçaktı. Çocuklar taş gibi yeşil sabunlarla leğende burada yıkanıyordu, anneleri yoksa ablaları tarafından. Büyükler banyo ihtiyacını çocuklar hararetle dışarıda koşturdukları zamana denk getirirdi. Maxzane tuvaleti ortaktı. Ev sakinleri kapı ve pencere aralarında tuvaletten çıkanı izler; ihtiyacı olan tuvalet boşalır boşalmaz hızla tuvalete doğru yollanırdı.                  

         Ev sahibinin sabrı oldukça zorlanarak başlayan film merakı, Edip ve arkadaşlarını sinema önlerinde buluşturmuştu gün be gün.

        Mahallenin bir hayli uzağına düşen şehrin en büyük ve en görkemli sinemasının isim sahibi Bitlis kökenli kardeşlerin soyadından alıyordu.

        Edip ve mahalle arkadaşlarının paraları hep eksik olduğundan, çoğu kez filmin ancak yarısında salona girebiliyorlardı. En çok da o dönem müptelası oldukları, Kara Murat’ın, Kara Oğlan’ın, uzun saçlı, at nalı bıyıklı, göğsünün yarısını kaplayan madalyonu, çıplak baldırının yanında kurdu, her daim kılıcı havada, Tarkan’ın atının peşinde koşturduğu atlı kurtlu filmlerinde.

        Devletin resmi ağzında dil olarak kabul edilmese de resmi dilde konuşmasalar da kimse mahallede resmi dili yeterince bilmese de, o filmleri izleme şansı yakaladıklarında, kendilerini öz be öz Türk hissederlerdi.

         Edip ve akranları, daha okula gitmeden, gazete bayilerine dağıtılan, onlarda bir şekilde ulaşan Suat Yalaz’ın çizgi romanlarına bakmakla başlamıştı, önüne geleni döven Karaoğlan merakı. Sonra sinemayla tanıştılar bir vesileyle. Her ne kadar, herhangi bir filmin tamamını, özellikle de revaçta olan bir filmi, baştan sona izleyemeden. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun o kadar bir ehmiyeti yoktu. Filmin sahnesinde olursa olsun, kısa bir an bile olsa sinema salonunun karanlığında, bir süreliğine hareketli perdeye dalmak yetip artıyordu onlara. Gerisini nasıl olsa kendileri tamamlıyorlardı hayal dünyalarında.

        Akranı çocukların sürekli anlattığı, kendisinin de çok sevdiği vurdulu kırdılı bir filmin haftalarca ısrarla oynatıldığı, herkesin akın akın gittiği filmi görme isteğini artırmıştı Edip’in. Filmin gişe üstüne gişe yaptığı günlerin birinde, o tür rağbet gören gösterimlerde, Edip ve arkadaşları katiyen içeriye alınmazdı, bir adım atsalar içeri girip görebilecekleri film, kıymetlendikçe kıymetlenirdi gözlerinde. Çok merak ettikleri filmi izleyemeden, kafaları sağ omuzlarında, trahomlu gözleri yırtık lastiklerinde kalarak, bön bön önlerine bakıp eve dönmek çok koyuyor,  bir tarafları hep eksik kalıyordu. Beş paraları yoktu. Hiç olacağa da benzemiyordu. Ya orada rastlaşacakları paralı bir arkadaşını ikna ederek, iki kişi bir bilete, ecnebi filmler için bilet satan gişeden değil, yerli film bileti satan gişeden biletlerini alacak, film başladıktan sonra içeriye girecek ya da biletçinin dalgınlığından faydalanıp, yakalanırlarsa oldukça fazla dayağı göze alarak, içeriye o görmeden vınlayacak,    ya da şansları varsa, gazoz satacak tıfıl kontenjanından, gazoz satma şartıyla içeri girip gazoz satıp, yarım yamalak da olsa filmi izleme şansı yakalayacaklardı.

        Bir gün film izleme tutkusu ağır bastığından, gazoz satma görevini öne atılaraktan kabul ettiydi filmin en azından kalan kısmını yarım yamalak da olsa seyretmek için Edip. Öyle de oldu. Bir gözüyle filme bakarak diğeriyle de gazoz satışını o seansta çok iyi yapmış olacak ki oranın patronu:“Yarın da gel, biraz da para veririz” dedi Edip’e. Böylece başladı bol bol film izleme adına gazoz satma işi. Oldukça zayıf ve çelimsiz vücudundan dolayı, büyük kafası unutularak kısa sürede adı Serçe’ye çıktı. Serçe aşağı, Serçe yukarı.

        Mahallede herkesin saçından, başından burnundan kullandığı yanlış bir kelimeden bir lakap takılıyordu, vücuduna oranla bir hayli büyük olan kafasından dolayı, Türkçe çütkafa/çiftkafa, Kürtçe, sermezin  ya da dü seri diye çağrılıyordu. Sinemada ise Serçe. 

       Patron, onun bir hayli fazla gazoz satmasından, o hem film seyretmek, hem de harçlık çıkarmaktan memnundu. Kazandığı üç beş kuruşla da gazoz satmadığı pazar günleri, kendisinden yaşça büyük cin çocukların meydandaki heykelin sotesine andavalları söğüşlemek amacıyla kurduğu yedi hariç tezgahına, diğer avellerle beraber tüm parasını bırakırdı. Midesi açlıktan guruldaya guruldaya, geldiği yoldan kös kös, akşam paranı ne yaptın sorusuna cevap veremeyeceğini bunun için de dayak yiyeceğini bilerek dönerdi eve. 

      Her gün öğlene doğru Sur içindeki Yenikapı’ya yakın evlerinden, okumayı söktüğü duvarlardaki yazıların kireçlenmiş hallerine bir anlam veremeden, yolunun üstündeki, sağlık ocağının bitiminde, Kurşunlu Cami avlusuna kurulan tarihi Pazar’ın alt sokağından, Kot Minareli Cami’nin önünden Ârbedaş’a, oradan Saraykapı’dan caddeye çıkardı.

       Parası varsa sabah kahvaltısı niyetine, çift kuyruk yağlı, bol soğanlı tek şiş ciğer kebabını yarım ekmeğe sardırıp dişliye dişliye, Peygamber Camisi’nin yanından, Şeyhmus Pastanesi’ni sağına alarak heykelin bulunduğu meydana çıkar, Dörtyolun tam ortasında büyük bir varil içinde kasketiyle gelen gidene arabalara yön arabalara yol gösteren trafik polisini izler, sol gözü her seferinde bir başına duran meydandaki burca kilitlenerek, heykelin alt kısmında bulunan Emirgan Çay Bahçesi’nin duvarından, bir bahçedeki havuza, bir sağ tarafında yükselen gökdelene mal mal bakarak Pavyonlar Sokağı’na sırtını vermiş Dilan Sineması’na varırdı kahramanımız. Ama ne kahraman.

      İlerleyen yazlarda, sokağın sonuna doğru bir apartmanda, önce Pavyoncu Özdemir’in yanında garsonluk, akabinde ortağı daha sonra da kendi pavyonunu açan dayısının evine gidip gelecek, ne işine yarayacaksa,, yeni yeni arkadaşlıklar kuracaktı kendince.        

O dönem bir ara, çeteleşmiş çocuklar tarafından kimsenin alınmadığı, Pavyonlar Sokağı’nın girişinde, sigara satan çocuklardan dayak yemeyi göze alarak kaçak sigara satmaya çalışacak, gerek polisler gerekse orada sigara satmayı tekeline alan akrabaları ve tanıdıkları dışında kimseye sigara satma müsaadesi vermeyen Zaza çocuklar tarafından kovalanacak, o da inatla bolca satış yapılan bu sokağın, kenarından köşesinden yaklaşıp sigara satmaya uğraşacaktı.

       Zaza çocuklar, sürü halinde hareket ederdi. Müsaadeleri dışında sigara satanları yakaladıklarında feci şekilde dövüyor,  yakalayamadıklarını ise polise yakalatıp sigaralarına el koydurtup, garip bir zevk duyarlardı Türk filmlerindeki zalimler gibi olmaktan.

      Üstüne çok fazla yıl geçmeden orta mektebi bitirip kısa sürede hayata atılırım, ekmeğimi çıkartırım, hiç olmazsa muhasebe ve daktilo öğrenirim ekmeğimi masa başında çıkartırım düşüncesiyle ticaret lisesine kaydını yaptırtır Edip. 

       Ne olduysa liseye başladığının ikinci yılında oldu. Kimileri platonik bir aşktan, kimileri kendinde özdeşleştirdiği bir bir demirci çırağının hayatını anlattığı bir şiirlerle edebiyata dahil oldu kendince. Dahil olunca da kendini daha bir verdi okumaya. Bunun için de üniversite okuması mümkünse edebiyat bölümüne girmesi gerekiyordu. Orda kendini daha bir geliştirme şansı vardı çünkü. Öyle de yaptı. İlk tercihi olmasa da üçüncü tercihine kılı kılına girdi. Eğitim fakültesi edebiyat bölümüydü bu. Hem edebiyatı, sanatı daha bir öğrenecek, hem de şiirde kendini geliştirip kitaplar olan tanınmış bir şair olacaktı. Onunla beraber de önce şehrin sonra memleketin tanınmış şairlerini şahsen tanıyacak, onlarla mesailer harcayacak, mümkünse aynı dergilerde yazacak ve hatta dergiler çıkaracaktı.

                                                                                   (Yakında çıkacak “Ben û Sen” kitabından)

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM