5 Nisan, 2020

          “Şiir Nedir” diye sorulduğunda kuşkusuz çok şey söylenebilir. Ölüm ve Aşk hakkında olduğu gibi. Kişisel deneyimlerimden yola çıktığımda bana görünen veya “ bana olan şey” sanırım şu: Estetik ve yapısal yeterliliğe eriştirmeye çabaladığım elle tutulur gözle görülür bir huzursuzluk. İlhan Berk başta olmak üzere handiyse bütün şairlerin ortak kanısıdır bu: Mutluysan, dertsizsen şiir yazamazsın!.. Huzursuzluk şiirin fıtratında var: Yaratımın başlangıcına yataklık eden sisler arasındaki o tekinsiz alacakaranlık başka nasıl isimlendirilebilir ki… 

          “Şiir Hâli” denen bir şey varsa, bilincin kraterinden kimyasal buhar olarak sızan öncelikle bu varoluşsal “dertleri dert edinen” tavır. Sonra eriyik halinde gün yüzüne akan imgeler… Dille, sesle yoğurulup ahenkle uyumlandırılan ve bir başka zihinde yeniden eriyinceye kadar katılaşıp son şeklini alan şiir!.. Alexander Zolkovski; Şiir, izleğin başarılı bir somutlanışıdır diyor. Şiir görüldüğü gibi bir süreç; şairin yaşamsal birikimlerinden, kendi kültür eleğinin üzerinde kalanlardan, düşünsel-imgesel tasarımlarından sezgilerini de içine alan bir yapıya varan ve nihayet okuyanın alımlama eylemiyle son bulan bir süreç… Ama bence asıl kutsamamız gereken Rimbaud’un dediği gibi, o kafa karışıklığı… Erekte bir beyinle bilincimizin sınır boylarında dolaşmak! Her sınır bir duvardır. Duvar da ardında bilinmeyeni gizler ve gerilim yaratır. Ölüm, Aşk, Özgürlük ve Barış… Bunlar, bu sınır boyunda şairi tetikleyen en önemli çatışkılar. Şair de tek başına sınır ötesi harekâta girişen vesveseli bir maceraperest…     

          Belki de şiirin ne olduğunu değil de, ne olmadığını, diğer yazım türlerinden uzaklaştığı en önemli yol ayrımını belirtmekte fayda var: Şiir netlikle kaosun kıyıları arasında yolculuk eden bir çingene vapuru… Kurmaca bir metnin gerektirdiği neden-sonuç ilişkilerinden kendini bağımsızlaştırarak, bazen tek başına soyut bir soru, bazen de imge ve simgelerle bezenmiş bir bilinç akışı. Diğer türlerin aksine hayatın karanlık yüzünde oynanan bir körebe belki. Evrensel bilinçaltının karanlık labirentlerine ancak şiirle inebiliriz. Şiir aynı zamanda Tanrıya da zararsız bir öykünme kuşkusuz. Anaç bir eylem. Yaratım hazzının master testi. Biraz da vazgeçebilme sanatı. Bazen bir sözcükten vazgeçmek, Sophie’nin seçimi kadar hayati olabilir. Salah Bilsel’in “Bir şiir sadece o şiire giren değil, girmeyen sözcüklerden de meydana gelir” demesi belki de bu yüzden.

          Sözcüklere başka anlamlar yükleyerek yaratılan “yeni sözcüklerle” bilincin muğlak derinliğine inmek ve vurgun yemeden çıkmak tabii… İhtimaller asla ölmemeli; şairin peşi sıra gelen her kimse bu esrarengiz izi sürerken boğulmamalı; gerekmeyen zorluklarla karşılaşmamalı, sisin ortasında kaderine terk edilmemeli. Çünkü o da o şiir sayesinde kendisiyle yüzleşecek ve o şiirle yolunu bulacak. Bazen bu kayboluş, kendi şiirinde şairin de başına gelebilir. Çünkü sanıldığının aksine, şiir anlatır görünürken çoğu kez anlamaya da çalışıyordur. Öyle naif, öyle bilge.

          Şiir, dilin verili kurallarına karşı yine onu kullanarak, bazen de bozarak ona muhalefet eder. Başka bir sanat diliyle ifade olanağı bulamayacak halleri, kendi diliyle ve kendine özgü

yoğunlukta söyler. Sanatın kendisi gibi, karşılıklı etkileşimli bir çabanın içine çağırır karşısındakini. Bu muhalefet duygusu, sadece dille sınırlı kalmaz; ortaya çıktığı anda geçerli olan tüm gerçeklik tasarımlarına karşı da ciddi bir tehdittir aynı zamanda.

Ve son söz: iyi şiir asla tüketilemez!.. Yaşadığı sürece insanda kalır, ona eşlik eder, dokunur, onu dönüştürür.

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM