8 Temmuz, 2020

Balkonumda oturmuş, camların dışındaki dünyaya, orada akıp giden yaşama bakıyorum. Biraz ötede, yolun karşı tarafındaki binaların üzerinde Marmara Denizi’nin geniş mavi suları uzanıyor. Bugün, bu saatte, ufuk çizgisi cetvelle çizilmiş gibi belirgin. Gökyüzü açık, denizin mavisiyse nerdeyse koyu bir tirşeye dönüşmüş durumda. Açığa demirlemiş bir balıkçı teknesi var denizde, birkaç da sandal. Bakışlarımı usulca aşağıya kaydırıyorum: Bahçenin sınır çizgisini oluşturan şimşirlerin dışında, durmadan akan bir araç trafiği. Bahçede oynaşan, cıvıltıları bana kadar gelen çocuklar. Göz hizamdaysa, pikeler, u dönüşleri, çatıdan çatıya aktarmalarla yinelenip duran bir kuş trafiği. (Ne çok martı var bugün!)

İçeri çeviriyorum bakışlarımı bu kez: Açan bir çiçek, solan bir çiçek (“aynı anda biliyoruz çiçeklenmeyi ve solmayı”!), soğuyan çay, çaydanlıkta kaynayan su. Sürekli bir akış! Nereye doğru? Bir menzil var mı? Aşkın bir menzil, varılacak bir durak, varoluşun kendisine yöneldiği nihai bir amaç? Bir yanıt verebilmek için daha içeriye çevirmeliyim bakışlarımı: Kendi içime. Oysa biliyorum, insanoğlunun yüzyıllardır yanıtını aradığı bir soru bu. Ortak belleğimiz, dinden bilime, “dünya bilinebilir” diyen maddeci düşünceden “hakikat vardır ama bilinemez” diyen agnostiklere, orada ucu bucağı olmayan uçurtmalar gibi uçuşup duran yanıtlarla dolu.

“Tamamlanmışlık” kavramını düşünürken oluyor bütün bunlar. Bu arada, gökyüzü iri bulutlarla kaplandı, denizin rengi daha da koyuldu. Doğa yolunu biliyormuş gibi görünüyor, içimizdeki/bedenimizdeki doğa da öyle. Ya biz? Bir kötümser, Jean Baudrillard, “Doğal dünyada kusursuzluk söz konusu olamaz ve özellikle de insanoğlu tehlikeli bir kusurdur” diyordu. İyimser öngörülerin giderek zorlaştığı bir çağda yaşıyoruz. Kesinlikleri ve büyük anlatıları katlayıp tarihin çekmecelerine kaldırdığımız, öte yandan tuhaf bir paradoksla, bir o kadar kesin, keskin ama arkasının ve temelinin hemen boşalıverdiğini gördüğümüz; “günübirlik”ten, iktidarın görünmez elinin önümüze sürü-sürüverdiği çanaktan beslenen kestirme yargılarla dolu bir çağ. Arkamızda umutsuzluğu körükleyen uzun, düş kırıklıklarıyla dolu, acılı bir tarih var ve Susan Sontag’in, “Susmanın Estetiği” adlı yazısının son cümleleriyle söylersek, “insanın varsayımlarının, sürekli çürütme olanaklarının, gelecekte sonsuza dek, sonunda umarsızlığa gelip dayanıncaya, ya da insanı soluksuz bırakacak bir kahkahayla noktalanıncaya dek sürüp gitmesi olası görünmüyor”.

Peki elimizde ne var? Elimizde “direnmenin estetiği” var. “Özgürlüğün olmadığı bir dünyayla başa çıkmanın yolu, kendi varoluşunu bir başkaldırı hâline getirecek kadar özgür davranmaktır” diyor ya Camus, işte o var. Elimizde “motorları maviliklere süreceğiz çocuklar” var. Sanat ve edebiyat var. Sonsuzluk var. (O bizim!) İnsan düşüncesi sonsuzluğu seviyor, evet. En çok da şiir! (O da bizim.) Hem biz şiirden söz etmeyecek miydik? Hayatın “durdurulamaz” akışındaki o küçük sonsuzluk düğümlerinden, o işaret fişeklerinden, şimşek çakışlı o “âteşgede”den?

Doğada her şey bir yerlere doğru koşarken, aslolanın bu “koşu” olduğunu, “değişim” olduğunu; “tamamlanmışlık”, “mükemmellik” diye bir şey olmadığını bilerek baktığımızda, dünyaya kazıklar çakmanın, yaşamı durağanlıklara hapsetmenin umarsızlığını görmemek olanaksız. Tamamlanmışlık düz bir çizgidir, “son”dur, ex olma hâlidir. Hayatı karşılamaz. Zig-zaglardır hayatın belirtisi. Katılaşan, uçlarını yeni olanaklara, yeni soru ve yanıtlara kapatan her şey dirimselliğini yitirir. Vardığımız anda biter macera. Biz unutsak da bazen, bunu şiir iyi bilir!

Elbette her varoluş, “kendi imkân ve kabiliyetleri” içinde, varabileceği o tepe noktasına ulaşmak için çaba harcayacaktır. Bir sakız gülü için de geçerlidir bu, bir dağ köyünde yaşayan adam için de. Altamira ve Lascaux mağaralarının duvarlarındaki o kahverengi-kırmızı geyik ve bizon resimleri mi daha tamamlanmıştı, yoksa yaşadığımız çağın büyük ressamlarına ait yapıtlar mı? Bir eski Mısır şiiri mi daha kusursuz-daha tamdır, yoksa bugün yazılan şiir mi? Yoldaki ilk kilometre taşı, son kilometre taşından neden daha değerli olsun? Pessoa “Her yapıt kusurlu olmaya mahkûmdur” der. “Her şey kusurludur ve en güzel günbatımının daha güzeli, bize uykuyu getiren hafif yelin daha huzurlusu hep vardır.” Yoldayız ve emin olun, hep yolda olacağız. Carl Jaspers’ın “Felsefe yolda olmaktır” sözünü, sanat ve şiir için de söylemek mümkün.

Sanatın ve şiirin hakikati tam olarak karşılama iddiası belki de bir çocukluk hastalığıdır. İnsan hakikate ne kadar kâdirse, şiir de o kadar kâdir olacaktır. Hakikatinse çekebileceğimiz tek bir karesi yoktur, sonsuz karelerden oluşur o. -En azından, şimdilik!- “Büyük ve kalıcı olan her kitapta belirsizlik, çok anlamlılık vardır” diyerek çok doğru bir tespitte bulunan Borges’in, bir yazısında sözünü ettiği “Tek bir sözcükten, hattâ belki tek bir harften oluşan, o tek sözcükle/harfle bütün evreni anlatan, tepe noktasına erişmiş arı şiir” işte bu yüzden olanaksızdır. Mallarmé’nin ünlü “tek kitap” düşü de. Bunun için, “şiir sezdirir” diyoruz. Şiir bunun için hayat kadar tam/mükemmel ve hayat kadar eksik/kusurlu.

Kim demişti, hatırlamıyorum: “Şiir sanatı eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir.” Kusurluluğu içinde kusursuz olan şiirleri hep sevmişimdir. Bir şiirin bittiğini/olduğunu nasıl anlarız? İşte o kusurlu kusursuzluğa ulaştığı anda. Kusurlarını özgünlüğe dönüştürmeyi başaran yapıtlar iz bırakır. Her şeyi söylemeye çalışmak kadar şiiri öldüren bir başka şey yoktur. “Eğer maksûd ederse mısrâ-ı berceste kâfidir” demiş Ragıp Paşa. Bir şiir yalın olmalı elbette ama, “o kadar yalındı ki içinde şiir bile yoktu” denli değil. Bazen de fazlalıklarıyla güzeldir çünkü şiir. Ülkü Tamer’in o enfes şiiri “Ben Sana Teşekkür Ederim”ini, o “fazla” sözcükler değil midir biraz da şiir kılan? Cansever’in uzun, bol “ve”li ve “bir”li şiirlerini, -yine Cansever’e, “Kolların upuzun Walt Whitman okumaktan” dedirten-, Whitman’ın o uzadıkça uzayan dizelerini? Gidimli dilde fazlalık olan, şiirin olmazsa olmazı, elzemi-balzamı, sihri olabiliyor. Ya da tam tersi, eksiltili bir söyleyiş şiiri şiir yaptığı halde, günlük dilde o eksiklik bir cümleyi anlamsız ve değersiz kılabiliyor.

Edip Cansever demişken, işte onun “Şiiri Şiirle Ölçmek” deryasından birkaç damla:  “Şiirin bitişi anlamına da bağlı değil. Şiirin bir de ses olarak bitmesi, tamamlanması var. (…) Bazen anlam biter de, insan gene de bir ses koymak ister yanına; ya da ses biter, anlam bitmez.” Belli ki, çoklukla uzun, dramatik yapılı şiirlerin sahibi şairimizi de epey meşgul etmiş, “bir şiir ne zaman biter?” sorusu. “Şair, yazdığı şiir bitene kadar, işgal altındaki bir memleket gibidir” diyen Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre örneğin, bir şiirin bitip bitmediğini bize yine şiirin kendisi söyler. Nasıl mı? Sesinin, nağmelerinin bilinçaltımızda yarattığı titreşimler yoluyla. İlhan Berk ise biraz daha farklı bir pencereden bakıyor bitmemişliğe, şiirin okundukça ve zaman içinde yeni anlamlar kazanıp yenileneceğini gören/bilen bütün iyi şairler gibi: “Her iyi şiir hem bitmiş hem bitmemiş gibidir. İyi şiir tarih içinde kendini durmadan yeniler, tamamlar çünkü. Tersi yürürlükten kalkmaktır.”

Jean Paul Sartre’ın Edebiyat Üzerine’sindeki şu satırlar ve onun buradaki o keskin “Hiçbir zaman!”ı oldukça düşündürücü: “Yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: ‘Tabloma ne zaman bitmiş gözüyle bakmalıyım?’  Ustanın karşılığı şöyledir: ‘Karşısına geçip de, şaşkınlıkla, ‘Ben mi yaptım bunu!’ dediğin zaman.’

Bir başka deyişle hiçbir zaman. Çünkü bunu diyebilmek, kendi eserine başka birinin gözleriyle bakıp yaratılan şeyin üstündeki örtüleri kaldırmak anlamına gelecektir.” Ve bu da, o yapıtın yaratıcısı açısından olanaksızdır Sartre’a göre.

Bertold Brecht, “Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum”da, “Biçim açısından aşırı düzeltme çabası, bazı yazınsal yapıtları bozar; pek tabii esini ‘bir volkandan püskürtüyormuşçasına’ ortaya koymak da bazı yapıtlar için aynı sonucu doğurur” diyor. Gene “ölçü”ye geldik. Ölçmek! Ne sıkıcı iştir. Fırça darbeleri, ek izleri görünmemelidir oysa. El ölçüsü yemek için neyse, usta bir şairin de bir görünmez dil ölçüsü vardır. Öte yandan, Montaigne’ın ta 16. Yüzyılda şaşırtıcı bir durugörüyle görüp söylediği gibi: “Şiirin orta hâllisi için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, harikuladesi aklın kurallarını aşar. Büyük şiir, muhakememizi tatmin etmez, allak bullak eder.”

Maceranın vardığımız anda biteceğini iyi bilen, efendisi acemilik, korkusu ustalık olan bir şaire, Turgut Uyar’a hiç söz vermezsek bu bahiste, şiir gönül koymaz mı bize? Diyordu ki: “Bir ozanın değişmez ölçülere vardığı, kendi yaptıklarına inandığı nerden belli olur diyeceksiniz. Şaşmamasından, değişmemesinden, sanatını, ozanlar için şiirini bir oyun hâline getirmesinden. Oysa öbür ozanların bir dağınıklığı, bir türlü acemiliği, bir yerine oturmamışlığı vardır. Durmadan aranır gibidir. Kanamaz yaptıklarına, yetinemez sanki, hep yeniden bir şeyler kurmaya çalışır. Sanırım, -yanılmam mümkün elbet- bir ozanın en önemli, en verimli çağı da bu çağlarıdır.” Sonra: “Halbuki acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız.”

Macera dedik; nedir macera? Doğanın soluk alıp verişidir, an-be-an. Bir yaprağın incecik damarlarıdır. Kimi almaşık kimi sarmal, kimi yürek kimi iğne, kimi iğde tüylü kimi cilalanmışçasına pırıl, yaprak dediğimiz o bin bir biçimli yeşil mucizedir. Bir kırlangıcın her bahar gelip aynı yere kurduğu yuvadır. Gün gelip o kırlangıcın gelmeyişidir. Bir kalbin bir kalbi nasıl olup da çarptırışıdır. Güneşin altında hep yeni, yepyeni sözler aramaktır; yılmadan, usanmadan. Bulmaktır. Ümidin ve ümitsizliğin renkleri durmaksızın değişen haraşosudur. Ötüşen kuşlardır, sudur, sudûr eden çiçektir, gökyüzüdür, yıldızlardır. Hesapsız, kitapsız ve çıkarsız olandır. “Bulanmadan, donmadan akmaktır.” Çokluktur, çokluktaki tekliktir. Bunu bilen, bunu yaşayan taşıllaşmaz, acılaşıp acımasızlaşmaz. “Ne varlığa sevinir ne yokluğa yerinir”. Makro ve mikro iktidar alanlarından uzak durur, kendine yakın. Bu, “bir gül değirmisinin ortasında olmaktır tam/ kıyısında, bir sonsuz derinliğin.” Çün, şiir ordadır.

Büyüğün ve küçüğün tanımı farklıdır şiirin dünyasında. Kusurun ve kusursuzluğun da. Beylik mi olacak, olsun: Şiire tevazu yakışır. Siz deyin başı dumanlı bir dağ doruğunun, ben diyeyim bir kır kuytusunda şırıldayan çoban çeşmesinin tevazusu. O ki bilmeden bilir, “eksiğim kendi özümde” der, kendine çalışır. Övünmek ve yerinmek insana özgüdür. Şiir sadece gülümser.

İnsanın varoluş ve varoluşu kavrayış yolunda, önündeki dalları biçmede kullandığı araçlar arasında en görkemlilerinden biridir şiir. Çok şeydir, evet, ama her şey değildir. Ona kaldıramayacağı kadar çok şey yüklemek, kanatlarından eder. Neruda “Saf şiir yoktur” diyordu. Saf şiir yoktur ama şiir, saf insanın işidir. Rüzgâr kollayanın; hırsını, küpünü, küfesini üzerine yükleyenin değil. Soylu bir at gibi silkinir atar üzerinden şiir, öylesini. Bugün değilse de yarın atar.

Gün akşama doğru eğilmekte, ben hâlâ balkondayım. Tükenmez kalemim tükeniyor, bir süre kalemsiz ve kâğıtsız yazıyorum. Belki de en güzeli bu. Bir martı sıyırıp geçiyor camı, beyaz bir mendil gibi. Ne eksik, ne fazla! Elimizde kala kala “sonsuzluğa karışmadan önce yakalanan anların güzelliği” kalacak. Şiir ola!

PERİHAN BAYKAL

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM