5 Nisan, 2020

Ah Gongyla, benim biricik gülüm

Sıyır sütbeyaz giysini üzerinden.

Nasıl İstiyorum şimdi gelmeni,

Benim isteğimi beslesin diye

Lesbos’lu Sappho

VAROLUŞ SORUNU VE CİNSELLİK

Varoluşundan bu yana, içte ve dışta kendisini bir kaos ortamında bulan insan, bu kaosu bir düzen içine sokma çabasında olmuştur hep. Sonu gelmez bir özgürlük isteğini ve arayış tutkusunu da içeren bu çaba, ne denli bilinçli bir farkındalığı içerirse, o denli form dışına taşma isteğiyle yüklüdür.

Cinsel içgüdü insan davranışlarını yönlendiren birincil güdülerden biridir. Bu nedenle toplumsal yaşamı biçimleyen sistemlerin, ahlaki normların, gelenek ve göreneklerin çoğunlukla sapkınlık olarak adlandırdığı kimi cinsel tercihler, eğilimler ya da davranış biçimleri ( eşcinsellik, mazoşizm, sadoşizm, ensest, fetişizm…vb.) tüm dışlanmalara, yasaklanmalara, şiddetli cezalara karşın hemen her toplum yapısı içinde vardır, hep olacaktır.

Çünkü yaşamın boyutları, insana dayatılan yaşantı biçimlerinin boyutlarını aşar. Bu nedenle benimsetilenin, kabul görmüş olanın dışında davranışlar sergileme, farklılığını vurgulayarak kendini ifade etme isteği, bir anlamda formun dışına taşma eylemini içinde barındıran “norm dışı” cinsel davranışlar, kişinin hem kendine hem de cinsel eşine sunduğu (dayattığı) bilinçdışı bir özgürlük arayışının farklı bir biçimde ifadesi olarak da görülebilir

Kendi içsel dünyasının kırıklarını bir araya getirmeye bu bütünlüğü oluştırmaya çalışırken insan, tam tersine, dıştaki her bütünü parçalayıp zerrelerine ayırma dürtüsüyle hareket etmiştir hep. Zaman zaman şiddet içeren edimleri de kapsayan bu huzur arayışı “norm dışı” cinsel yaşamda da çeşitli şekillerde dışavurumlar gösterir. Kişi kendi iç dünyasında bir türlü huzura kavuşamamasının bedelini, kendi bedeninde de ifadesini bulan dış dünyaya ödetmek ister gibidir sanki. Aslında, bu parçalara ayırma güdüsü, bilinmeyenden duyulan korkunun verdiği güvensizlik duygusunun dışa vurumu olan bir üstünlük kurma, egemenliğini dayatma dürtüsünden de beslenir kuşkusuz.

Hem kendi bedensel varlığını hem de ilişki içinde olduğu varlığın bedenini bir nesne konumuna indirgeyerek ruhsal varlığının kölesi yapma isteği, işte bu parçalara ayırma arzusundan kaynaklanır. Gündelik yaşamdan cinsel yaşama uzanan şiddet olgusu – bastırılmış olsun ya da olmasın- ruhsal bütünleşmenin önünde bir engel olarak gördüğü nesneyi, yani bedeni aradan çıkararak yalnızlığından kurtulmayı, ölüm ve yaşam korkusunu yenmeyi hedefler çoğunlukla.

Nesneyi, yani bedeni parçalamadan,(acıtmadan, incitmeden ) önce onu yüceltme yolunu seçer. Bu yüceltme anında bile çoğu kez parçalama işlemi çoktan başlamıştır. Çünkü yüceltilen, nesnenin bir ya da birkaç parçasıdır çoğu kez. ( kalça, dudaklar, göğüsler…vb.). Herhangi bir uzuv tüm bir bedenin yerine geçebilir ve salt bir tahrik unsuru olarak algılanabilir. Bazen de bu parça, o bedene ait bir eşya ( bir eldiven, bir çorap, bir iç çamaşırı gibi…) olabilir. Beden bir uzva, bir organa ya da bir eşyaya indirgenir. Ama burada önemli olan, kişinin zihninde bedeni temsil etme işlevini yüklenmiş olmasıdır bu parçanın. Böylece beden parçalanarak bir simgeye dönüştürülmüş ve ortadan kaldırılarak ruhsal bir konuma indirgenmiş (yüceltilerek yükseltilmiş) olur. Böylece sonsuz orgazmın simgesi olan ruh, sevişmenin, cinsel hazzın aracı haline getirilerek bütünleşme (bedenden yani kafesten kurtularak özgürleşme) sağlanmaya çalışılır.

Eski çağlardan beri toplumsal yaşamda “underground” olarak varolan ve dış dünyaya yansımadığı, etkilemediği ölçüde de hoş görülen bu tür cinsel eğilimlerin altındaki asıl unsur da kendi bedeninin sınırlarını zorlama/aşma ihtiyacıdır aslında.

ŞİİR VE CİNSELLİK

İnsan ruhunun büyücüsü ve söyleyeni olan şiir de, şair bir insan olduğuna göre, -istençli ya da istençsiz olsun- cinselliği, cinsel yaşamın sözdeki izdüşümlerini yansıtmıştır kuşkusuz. Şiirin cinsellikle gizli bir bağı olduğu savlanabilir bir yandan da. Cinsellik de şiir gibi yaratıcı bir eylemi gereksinir özde. Üstelik şiir de bir boyutuyla gerçek bir haz taşıyıcısıdır. Tabii burada şiir okurunun alımlama yeteneğini gözden uzak tutmamak gerekiyor. Şiir kendisine ulaşabilen için derin yapısını insandaki derinlikle buluşturan, onu kendisiyle bütünleştiren bir yaratıdır çünkü. Bu haz duygusunun boyutları, okurdan okura, beyindeki algı sürecine ve yeteneğine bağlı olarak değişir, farklılaşır. Tıpkı cinsellikten alınan haz gibi. Şiirin gizil gücü olan bu haz duygusu, cinsel çağrışımlar içeren şiirlerde soyunur giysilerinden. İşte “Sözcüklerin Eros’u” da burada devreye girer.

Alman filozofu Schopenhauer: “Şair evrensel insandır. Bir insanın yüreğini kabartan bütün duygular, insan doğasının her koşul içinde duyduğu ve ortaya koyabildiği bütün şeyler, ölümlü bir insanoğlunun gönlünde yer etmiş olan ve oluşup duran bütün izlenimler, onun kendi öz alanıdır. Bundan ötürü şair, şehveti de, mistik duyuşu da anlatabilir. Angelis Silesius ya da Anacreon olabilir. Trajediler ya da komediler yazabilir. Yatkınlığına ya da ruhsal durumuna göre, soylu ya da bayağı duyguları dile getirebilir.” diye açıklar düşüncelerini.

Doğal ki şair insan ruhunun şarkısını söyleyendir. O nedenle hangi sözcükler gerekirse bu anda söylediği şarkıya, onları arar, bulur ve yazar. Cinselliği bir anlamda ruhun itiraflarından biri olarak düşünürsek, şiir de soyuttaki itirafıdır ruhun. İşte bu soyutlama da neden porno şiir olamayacağının ama erotik çağrışımlar içeren şiirlerin de olması gerektiğinin ayrımını getirip koyar önümüze. Ama her sözcük, yerini bulduğu takdirde bir şiire girebilir. En ayıp sayılan sözcükler bile. Yeter ki şiir salt o sözcükleri taşıması amacıyla yazılmış olmasın. Şiire pornodan daha fazla erotizmin yakışmasına gelince; bu gerçekliğin altında şiirin bir soyutlamalar sanatı olduğu yatar. Zira porno somut, erotizm ise soyut bir imge düzleminde devinir. Dolayısıyla da başarılı bir şiirde porno çağrışımlar taşıyan sözcükler bile ancak bir soyutlamaya uğrayarak şiirde yer alabilir. Çünkü soyutlanmadan şiire eklemlenen bu tür sözcükler şiiri zedelemiştir hep ve eski çağlardan bu yana da böyle olup gelmiştir bu.

KADIN ŞİİRİNDE CİNSELLİK

Eğer seks bir çığlıksa, şiir de insan çığlığının sözcüklere bürünmüş halidir belki de.

Yüzlerce belki de binlerce yıldır, içlerinde bastırılmış bir çığlıkla şiir yazan kadınların şiirlerinde de zaman zaman bu çığlığın erotik şiirlere dönüşerek su yüzüne çıktığını, çıkabildiğini söyleyebiliyoruz.

Bilindiği gibi maden çağından başlayarak günümüze uzanan ve kadının ezilmişliğinin, dışlanmışlığının da tarihini oluşturan süreçte, hemen bütün karar mekanizmalarında dominant bir rol üstlenmiş olan erkek egemen anlayış ve bu anlayışı besleyen, destekleyen ve durmadan yeniden üreten sistemler, her alanda olduğu gibi sanat alanında da yetke ve söz sahibi olan, erkek söylemini ve anlayışını sanatta egemen kılmıştır. Patriyarkal ideoloji, sanatın bir erkek işi olduğunu savuna gelmiştir eskiden beri. Bu dengesiz ve cinsiyet ayrımcılığı temeline dayalı sistem, kadın şaire ancak kısıtlı, sıkıntılı ve taleplerini belli etme hakkının bile olmadığı küçücük bir hareket alanı bırakmıştır. Buna karşın, araştırmalar gösteriyor ki, kadın hemen her dönemde bir insan, bir şair olarak diyeceğini söylemenin yollarını aramış, bazen de bulmuştur. Öyle ki, üstünkörü bir bakışla bile, toplum tarafından dışlanan cinsel eğilimlerin yansıdığı kadın şiirlerinin sanılanın aksine hayli fazla olduğunu görmek mümkün. Yani Sözcüklerin Eros’u kadın şiirinde de okunu isabet ettirip durmuştur ezelden beri.

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM