9 Nisan, 2020

Kâdim zamanlarda türünün devamlılığını sağlamak için içindeki vahşi avcıyı uyandıran insan şiddeti bu uğurda araçsallaştırdı. Zamanla sosyalleşen insanın önceliği artık karnını doyurma telaşından mutlu olmaya doğru evrildi. Türün hayatta kalması ve güvenlik için ödemek zorunda kaldığı bir bedel olarak sosyalleşme beraberinde yerleşik hayatı getirdi. İnsan doğanın vahşi evrenini hâkimiyeti altına alırken gökler evreninin hâkimi kim diye sorgulamaya başladı.

Varoluş mükemmel formunda değil. Bu yüzden insan içindeki noksanlığı ve eksikliği tamamlamaya doğru yolculukta her şeyi kemâle erdiren için tılsımlı bir kavram buldu : Tanrı. Ceza ve ödül duygusunun cennet ve cehennemde karşılığını bulan ilâhi adaletin dışavurumu olarak Tanrı, Feuerbach’a göre, “insanın içindeki yarım insan”dı. ve yaradılış anlatısında gizli bir travmayı açığa çıkarıyordu. Bu kavramsallaştırma, insanın aklında distopik bir coğrafyaya çevirdiği dünya gerçekliğinden kaçmak ile ütopyanın hatıralarını yeniden harekete geçirip onu canlı tutmak gibi bir işlev yüklendi.

Kötücül şeyler ve katliamlar her zaman Tanrı ya da insanların düş güçleriyle yarattıkları bir başka varlık adına yapıldı.  Suçlular asılırlarken papazlar hazır bulunarak asılacak kişileri varlıklarıyla rahatsız ettiler ve “İsa’nın nelere katlanmak zorunda kaldığını unutma” dercesine ellerinde bir haç bulundurdular. Ama her askeri operasyon ardında ticarî bir operasyonu gizledi. Gökten üç elma düştü, biri komutanların, diğeri tüccarların üçüncüsü ise Havva’nın başına düşmüştü. İlk iki elma tüccarlarla komutanların muradlarına ermesini sağladı, üçüncü elma ise gönençten çok bir laneti simgeliyordu.

İnsan bir pencere pervazının bu dünya ile ilgili olmayan tarafından dünyaya bakmaya çalışıyor. Yalnız ve yabancılaşmış birinin dünyevi yollara bağlantı aracı olarak gördüğü pencere Tanrı’nın evinden açılıyor. İnsanın pencereden atlayışı onu has ahengin içine çekmiyor. Aksine onu ruhsal ve fiziksel bir kaosa sürüklemesi olasıdır. Ufak bir darbeyle her an tuzla buz olabilecek kırılgan bir camın öbür tarafıyla uzlaştırılamaz bölünme varoluşu dayanılmaz kılıyor. Zira hem dünyevi olana katılmak hem de kendi özbenlik duygusunu dünyanın çamuruna batırmadan korumak ikilemindeki varoluş sallantılıdır ve nevrotik refleksler gösterir. Burada gerçekliğin yerine ikâme edilen şey gerçeğin aldatmacasını ve ruhsuz bir maskeyi yansıtan, sâdık olmayan ruhsuz bir kopyalamadır. Reprodüksiyonu yapılmış şeyin özü muhafaza edilmedi. Yeniden üretimi yapılan Tanrı’nın özü, mide bulandırıcı derecede egoya uyarlanmış insanî ihtiras ve gereksinimler ilkesince dolduruldu. Burada ayırdına vardığım tek şey, gerçeğe yapılan açık ve parlak kinayedir.

İnsan eksik yanını tamamlayacağı beklentisiyle yarattığı Tanrı’ya inandı, sonra ondan ölümsüzlük, kudret ve güç dilendi. Yeryüzünde sağlayamadığı adaleti dinler aracılığıyla öteki dünya adaletine havale etti. Fakat öteki tarafa geçenler geri gelmiyordu. İnsan böylelikle rızayı, itiâti ve sabrı öğrendi. Rıza ve sabır, bu olguların toplumun genel geçer yargılarının sınırında yer aldığını bilen odaklar tarafından erdem mertebesine yükseltilirek iktidâr ve statüko için araçsallaştırıldı. Suç ile günâhın ekonomik ve sosyal olanlarla ilişkisi ve sınıfsal kökeni yadsındı. Kapitalist akıl uyarınca yapısal suç kategorileri oluşturuldu. Sömürüye direnen emekçiler ve proleterya hain ve kâfir ilan edildi. Dünyevi iktidârlar ilâhi otoritenin yeryüzündeki yansımaları olarak kabul edildi. Seküler, paternal kapitalist ceza hukuku ile el ele neredeyse teolojik bir kriminoloji oluşturuldu. Başkaldıranlar kurşuna dizilirlerken ya da idam edilirlerken hep bir papaz/imam hazır bulundu.

Peki insan ölümsüzlüğü bulabilir mi ? Şiddetin her türlüsünü hâkimiyet için araçsallaştıran insan ölümsüzlüğü tür odaklı bir iktidâr mücadelesi olarak gördü. Doğayla ve diğer canlı türleriyle uyum içinde yaşamak yerine onlara hâkimiyet kurmak, insan soyunun birbiriyle uyum içinde yaşaması yerine birbirine hâkimiyet kurmak istemesi, aslında hâkimiyet üzerinden bir yıkım mücadelesidir.

Ölümsüzlükle sonsuz mutluluğun elde edilebileceği düşüncesi derin bir yanılsamadır. Bu yanılsamalar evreni, içinde bükülmüş görünüm ve görüntüler barındırır. Bu görüntüler uzlaşımın donukluğu ile şizofren infilaklar arasından sadece kaosun gücünü geçirmeyi başardılar. İkirciksiz ve yalın bir gerçeklik sözde göksel bir otoritenin fetvası sonucu öznel görüntüler tarafından yutuldu.

Kendini her türlü doğal ve sosyal felaketten koruması için kendi kendine atadığı bir vekil olarak Tanrı, insanın baş edemediği açlık, savaş, hastalık, özgürlük ve ölüm gibi sıkıntılarına sağlam yanıtlar vermesi beklenen bir otoritedir. Bu vekalet, insanın bu sıkıntılarına dünyevi bir yanıt bulması durumunda sona erecektir. 

Özgürlük günümüzün ve çağımızın en büyük yalanına dönüşmüştür. Sahip olduğunu sandığımız özgürlük başarı ve performans koşuluna bağlanmış çekincelerle dolu sözümona bir özgürlüktür. Gündelik hayatlarımız Kafka’yı çaresiz bırakabilecek bir bürokratik labirent içinde sürekli bir ızdırba dönüştü. Sistem tarafından bıçaklanan Josef K’lar her gün daha da artıyor. Kimliklerimizi sarsılmaz ve ilâhi otoriteden ziyadesiyle azade görme eğilimindeyiz. Öte yandan özsaygı daha çok başkalarının bizi onaylamasına bağlı bir olguya dönüştü. Neoliberalizmin onayladığı kişilik nitelikleri uyarınca bir performans baskısı altında kendimizi acz içinde hissettiğimiz oluyor. Başkasını ezerek yükselmek ve bundan suçluluk duymamak, iknâ edici şekilde yalan söylemek bu niteliklerden bazılarıdır. Neoliberal üstakıl kârı yüceltip sosyal dayanışmayı pahalı bir lükse dönüştürmüştür. Neoliberalizm neredeyse dinsel bir ritüele dönüştü ve bu paradigmanın müridleri performans kaygısından tutun da tehdit oluşturan ötekinin yarattığı daha geniş sosyal fobilere kadar derinlere itilmiş bir korku hissi içinde yaşıyorlar. Mevcut ekonomik sistem içimizdeki en kötüyü ortaya çıkarıyor. Daha fazla kâr, daha fazla başarı ve performans için Tanrı’ya dua ediyoruz. Tanrı’yı en azından normal orta sınıf bir yaşam olasılığı yakalamak yönündeki emellerimize alet ediyoruz. Tanrı bu bağlamda insanın kendi sefil varoluş biçimini aklamasından başka bir şey değildir.

Tanrılaşma, hiç durmaksızın kendini aşmaya, nesnellik düzeyine varmaya çalışan tür odaklı bir öznellikle, hiç bir zaman türün kibrinden uzaklaşamayan sözde bir nesnellik arasında sarkacı andıran bir devinim içinde gerçekleşti. Yükseltilen çıta aslında insanın tanrılaşma serüveninde kendi kendine koyduğu, geçemeyeceği yüksek eşiktir. Bu sarkaç, ne epistemenin ne de doxanın gerçeğini bilmediği bir megalomal cinnet uçurumundan yana açıldı. Bu uçurum aynı zamanda logosun çıldırdığı eşiktir.

Başta türün devamı hedefinden, türün sonsuza kadar varolması hedefine evrilmesi yolculuğunda araçsallaştırılan Tanrı, insanoğlunun bu çılgın serüvenini sadece seyrediyor. Hâkimiyet dürtüsü ile türünü koruma dürtüsü arasında dürtülerin paradoksallığında anlamını bulan bu mücadele, aslında ben’e, egoya tapınma ile metafizik olana tapınma arasında bir karşıtlığı da ifade eder.

Bu arada insanın varoluşsal bunaltısını temel izlek edinmiş bir sıkıntı edebiyatı oluştu. Bu edebiyat çoğunlukla gelecekten beklentileri kalmamış, bir amacı ve hedefi olmayan insanları konu aldı. Örneğin Beckett’in yapıtları böyle protagonistlerle doludur. Beckett anlatılarının sonunda, bu tortu insanlardan geriye birtakım parçalar, herhangi bir işe yaraması olanaksız, başsız, kolsuz ve bacaksız bir gövde bırakır. Sıkıntı edebiyatında, insanlığı yadsıyıp sessizliğin içine sığınmış, yenilgi kompleksiyle yaşayan delilere bir iade-i itibar çabası gözlemlenir.

Bu insanların mağaralarına yasaklanmış olan ışığın dünyasından, geçmiş görüntülerle birbirini tutan dönüş yolu, iki cam kapı arasından geçmez.

Josef Hasek KILÇIKSIZ

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM