15 Temmuz, 2020

YAZAR GANİ TÜRK İLE RÖPORTAJ

Yazar Gani TÜRK’ün romanının ( Cennetin Havarileri – Vesta Yayınları, 2013) neredeyse tümünde, zembereğinden boşalırcasına kâğıda dökülen düşüncelerin aktarılmasında, deneme dilinin baskınlığı (deneme yazılarına da şans vermelidir yazar) ve dile hâkimliğiyle, sözcüklere tastamam takla attırmış; ki sayfa sayfa felsefik değinmelerle “derin sularda“ durmadan kulaç atması/attırmasıyla da, dalmayı seven okura, keyifli anlar yaşatıyor. Bu durum, yani çok şey anlatayım kaygısı, yüzme bilmeyen okurları, sığ sularda boğmaya çok müsait (gibi). Ayrıca, hayatın verili çeperleri dışında kalmış, “sahici kahramanlara” da dönüp bakmalı… Hülasa, Cennetin Havarileri, özellikle eleştirmenlerin ve sıkı okurun, mutlaka okuması gereken bir kitap olmuş. Yolu açık olsun;  yazar Gani Türk ve Cennetin Havarileri’nin.

Hazırlayan: Metin Aydın – biblohayat@hotmail.com

-Gani Türk kimdir?

1972 yılında Nusaybin doğdum. Nusaybin lisesini bitirdim. 1999 yılında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldum. Halen Nusaybin’de aile hekimi olarak hekimlik görevini sürdürüyorum. Cennetin havarileri romanım yayınlanmış ilk eserimdir.

-Yıllar önce bir dergi çıkarma serüveniniz olduğunu hatırlıyorum… Bize o süreci anlatabilir misin?

Doğrudur, üniversiteden mezun olur olmaz memleketim olan Mardin’in Nusaybin ilçesinde göreve başladım. Daha üniversitede iken Dirim isminde fanzin bir dergi çıkartıyordum. İş hayatına başladıktan sonra ağırlıklı olarak üniversite çevremden olup edebiyata yakın olan arkadaşlarımla beraber Ütopya adında bir edebiyat dergisi çıkarmaya başladık. O dönem Kürt coğrafyasında çıkarılan edebiyat dergileri parmakla sayılacak kadar azdı. Ütopya beklediğimden çok daha fazla kabul gördü. Binlerce satıyordu. Ancak elden satıldığı için bu şekilde dergicilik yapan herkesin başına geleni yaşadık ve satılan dergilerin paralarının çoğu geri dönmedi. Yazar kadrosu genişledi, yönetime aldığımız bazı arkadaşlarla da uyum ve fikir ayrılıkları baş gösterince yayımlamayı durdurdum. Hedefim herkesi kapsayıcı evrensel bir ortamdı. Bu zedelenince daha fazla uğraşmak istemedim. Yanlış hatırlamıyorsam beşinci sayısından sonra bıraktım. Daha sonra bazı arkadaşlar devam etmeye çalıştı ama dergi erimeye başlayınca onlar da bıraktı ve Ütopya dergisi yayın hayatına veda etti.

-Bu hayli oylumlu kitabın nasıl oluştu?

Ortaokul yıllarımdan beri edebiyat ile ilgiliydim. Üniversiteye başlarken yazmaya başladım. O dönemlerde bazı edebiyat dergilerinde şiirlerim, yazılarım yayımlanmaya başladı. Göreve başlarken sosyal, siyasal ve ulusal sorunlarla kaynayan Nusaybin gibi bir yerde başladım. Mezopotamya kaynaklı bir roman yazmak için kaynağın başındaydım yani. Tabii kurgu batıya da taşıyor. Yarını anlatacak bir kurgu fikri beynimde birkaç yıl dolaşıp durdu. Kurgu ve karakterler kafamda olgunlaşınca daha fazla bekleyemedim ve yazmaya başladım. Beraberinde dün ve bugünü de yazmaya çalıştım. Dün ve bugünü yazıp evrensel-insani kaygılar gemisine bindirip yarınlar denizine yolcu ettim. Tabii bunları yaparken bir romanı daha fazla ne kadar yoğunlaştırabilirim, romanın bilindik karakter, kurgu, tasvir ve imge gibi yönlerine başka ne katabilirim gibi kaygılar da taşıdım.

-Kitabın başından itibaren, çok iyi çalışılmış birer deneme metinleri okuyormuşuz hissi edindim. Yani, kitabına el sürebilmek için, öncesinde çok iyi okumalar yapmak gerekiyor gibi; sen ne dersin?

Haklısınız. Bu roman çalışmam bilindik klasik çağdaş bir roman tarzına benzemiyor. Amacım da buydu zaten. Okur açısından artık çok da rağbet görmeyen deneme, şiir gibi edebiyatın güzel çiçeklerini romana yedirmeye çalıştım. Didaktik, bilimsel, tarihi, postmodern gibi roman tarzlarını bir arda harmanlamaya çalıştım. Aslında romanın bilindik kalıplarını kırmaya çalışmak gibi bir amaçla yazdım. Ve beni ilk keşfeden sevgili Adnan GERGER hoca oldu. İlk röportajımı Adnan hoca ile yaptım. Roman kahramanları dergisinin 19. Sayısında bu röportajım yayımlandı.

-Romanda oluşturmak istediğin dil nedir? Ve bu kimin dilidir?

Cennetin Havarileri romanımda kahramanlarımı oluştururken aslında yaşadığım coğrafyanın yakıcı realitesinin bir şekilde yaşanılmış kişiliklerinden faydalandım. Fakat; eğer bu kişiliklerin hayatlarını, yaşadıkları bedelleri olduğu gibi yazsaydım sadece kalıplaşmış tipler anlatmış olurdum, böylece de roman edebiyatının ve özellikle Kürt romanı ve romancılarının büyük bir kısmının düştüğü tuzağa düşmüş olacaktım. O yüzden tipleri karakterlere dönüştürmeye çalıştım. Bu roman çalışmam kaynağını yaşadığım coğrafyadan, yani Kürt coğrafyasından almıştır. Bu şekliyle Kürt romanı sayılır mı bilemem, çünkü dili Kürtçe değildir ve bu şekliyle Kürtçe diline hizmet etmiyor bu roman; fakat, eminim Kürt’ün ağrısına, sancısına, kavgasına, aşkına, hakkına-hukukuna, adalet ve paylaşım çırpınışlarına ortak olmuştur. Çağdaş dünyanın teknolojik çıkmazları ve ekolojik kaygılarından Kürt’lerin haberdar olduğunu haykırmıştır. Eğer bu gün Ahmet ARİF, Yılmaz GÜNEY, Yaşar KEMAL gibi yazarlarımız Kürt yazarlar olarak kabul görülmüşlerse ben neden kabul görülmeyeyim. Mesela Amin MAALOUF Fransızca yazmış ama Lübnanlı olarak bilinir ve anılır. Bunun yanında kendimce ikinci anadil olarak gördüğüm Türkçe ile yazmamdan dolayı eğer Türkler beni Türkçe yazdığım için bir Türk yazar olarak ta ayrıca görebileceklerse Türkçe’ye edebiyat anlamında yapabileceğim katkılarım Türk diline helal-i hoş olsun. Ama ben bir Kürt’üm ve edebi olarak Kürt coğrafyasından besleniyorum. On yıllardır Kürt diline yapılan baskıların, zulümlerin tartışmasına girmeyi bireysel anlamda artık çok da gerekli ve anlamlı görmüyorum, çünkü Kürtçe ile yazmaya da çalışıyorum ve zamanı geldiğinde kendi anadilimde de eserler yazacağım. Türkçe yazan bir Kürt olarak çok dilli roman yazmanın, yazabilmenin bir dezavantaj olduğunu düşünmüyorum. Çünkü edebiyat dünyasına baktığımızda iyi eserler yazan CERVANTES, ÇEHOV, ŞOLOHOV, BROWN gibi yazarların dillerimizde de çok sattığını görüyorum. Anadil gibi tat verir mi, o ayrı bir tartışma… Sabahattin ALİ, Oğuz ATAY, Ahmet ALTAN, Orhan PAMUK, Yaşar KEMAL, Elif ŞAFAK, S.TAMARO, I.COLLİNS, D.BROWN, G.G. MARQUEZ, A. MAULOF, J.C.GRANGE, G.LOOMİS gibi yazarları okumayı seviyorum. Kendi roman dilimi oluşturmakta bana yardımcı olduklarını düşünüyorum. Karma bir roman yapısını seviyorum. Yani real, sürreal, postmodern, didaktik vs. gibi izlerin bir arada olmaları hoşuma gidiyor.

-Başkahramanlarının arzuları burjuva arzular, ama sadece siyaseten… Bu bir eksiklik değil mi?

Aslında bu sancıyı polis ve belediye zabıtalarına; onların tablacılığı keyfi olarak yasaklamaları yüzünden elinde kalan karpuzları onlara doğru yuvarlarken karpuza küfreden Tablacı Ali (düşüncelerinden dolayı bedel ödemiş) karakteriyle aşmaya çalıştım fakat günümüz siyasetinde etkili olup iktidara gelebilen kesimler maalesef ezici çoğunlukla burjuva kökenli ve imkânları olan kesimlerdir. Ülkemizde genel olarak siyaseten bir yerlere gelebilmen için ya maddi imkânın olacak, ya geniş bir aşiretin olacak ya da sosyal bir tabanın olacak. Bunun dışındaki örnekler bence tesadüfî veya ender örneklerdir. Ben, özellikle emek cephelerinin iktidar gibi bir hedeflerinin olmadığını düşünüyorum maalesef. Kaldı ki zulüm görenlerin iktidara geldikten sonra zulüm ettikleri de az görülmüş değil!

-Yoğun siyasi gaile dışında, Mardin\Nusaybin’de, sanat ve edebiyata yaklaşım nasıldır?

Roman edebiyatı ve genel olarak edebiyata duyarlılık açısından Kürt coğrafyasının genelinde işlerin bu alanda kötü ve başarısız olduğunu söyleyebilirim. Romanın bir halkın aynası, dilinin geleceği ve gücü olduğunu sanırım herkes bilir ve kabul eder. Günümüzün Kürt romancıları bana göre henüz hakkıyla ilk Kürt romancıları sayılan Erebê Şemo(1935 ŞîvanêKurd) yu, Rehimê Qazi (1959 Pêşmerge)yi, Helîm Yusıf (1999 Sobarto)u, Gogol ve Puşkin yolundan gitmeye çalışan Mehmet Uzun’u aşabildiklerini düşünmüyorum. Bunun nedeni Kürt romancıların, yazarların eksikliği değil sadece; asıl nedeni Kürt siyasetinin duyarsızlığı ve Kürt okurun ketumluğudur bence…

-Bu ilk kitabına dönük nasıl tepkiler aldın?

“Bu kitap biraz ağırdır, herkes okuyamaz.” gibi eleştiriler aldım ama doğrusu ben bunu övgü şeklinde algıladım. Herkesin okuyabildiği bir romanı veya kitabı ben sıradan bir kitap olarak görmek isterim. Onun dışında muazzam bir övgü, teşekkür ve tebrik mesajları aldım. Günahıyla-sevabıyla ilk çalışmam olduğu ve medya desteğim olmadığı için haliyle bu emeğimin karşılığını hakkıyla görebilmem için zamana ihtiyacım var. Ama bu romanımı okuma şansı elde eden, okuma zahmetinde bulunan okur kardeşlerim edebiyat dünyasındaki yerimi ve hakkımı şimdiden teslim ettiler. Hala şoktayım. Hepsine tek tek yürekten teşekkür ediyorum. Onlar gün geçtikçe çoğalacaklar. Ben de onlardan güç alıp daha iyi, daha farklı, daha güçlü bir şekilde yazmaya çalışacağım.

-Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu topraklara bir gün barış gelecek, buna inanıyorum. Zaten, barışın sonrasındaki bu ülkenin sancılarını kurgulamaya çalıştım. Umutlarla, aşklarla, kavgalarla, adaletle ve paylaşımın zamana direnen, direnmesi gereken halleriyle boğuştum. Bu toprakların yüzyıllardır ödediği bedellerin karşılığı olan yarının hayatını kuracak kahramanları yazdım. Tabi ki kahramanlıkların da bedelleri vardır. Ya cennetlik olursun ya da hayatın havarisi kalırsın. Umudum o ki tez gele barış, tez gele eşitlik, özgürlük ve aşk. Düşlediğimiz, istediğimiz kardeşçe bir hayatı ini-cini bile incitmeden bu cennet topraklarda beraber nefesleyelim.

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM