11 Temmuz, 2020

Küçük bir çocukken,  yılda bir-iki defa evimize gelen ve kendisine şeyh denilen iri yapılı bir adam tanıdım. Ya da ben onun kadar iri değildim o zamanlar. O dönemlerde bağlı olduğu medreselerden icazetini aldıktan sonra toplumda Mele/Mela unvanıyla bilinen ve bugünün kurumsal yapılanmalarına göre daha münferit bir şekilde görev icra eden gayri resmi din adamlarını tanımak hayli mümkündü.  Şeyhlik, buralarda daha çok aile geleneğinden elde edilen bir unvandı.

Evimize gelen şeyhin özelliklerinden biri de, belki de tek olanı kim bilir, dua etmesini bilmeyen veya ettiği duası kabul olmayan insanlara aynı zamanda Allah’a yazılı olarak müracaat edebilme seçeneğinin olduğunu bildirmesiydi.  Ve bu yazılı müracaat kendi kalemiyle yazdığı muskadan başka bir şey değildi. Devlete gönderilecek dilekçelerin arzuhalciler tarafından yazıldığı dönemlerdi.

Mühür, mürekkep, kâğıt, kaşe, imza, başvuru, dil bilme, uygun hitabı kullanma, meselenin özünü ve ehemmiyetini doğru aktarma, söze nereden başlayacağını bilmek gibi konular haliyle daha ciddiye alınan bir durumdu.

Şeyhin geldiği bir gün, ev ahalisi onun başka bir özelliğinin olup olmadığını sormuşlardı kendisine. 

Bugün bir sınama ve emin olma hali olarak anlaşılan bu durum o dönemlerde şeyhin hikmetini kendileriyle paylaşmasını istedikleri bir samimiyet talebiydi sanırım.

Şeyh, benim odada bir köşede oturduğumu ve onun hareketlerini izlediğimi görünce, kaç yaşında olduğumu sormuştu. Ev ahalisinin on yaşlarında olduğumu söylemelerinden sonra, istese bir bardak suyun içinde görünen melekleri bana gösterebileceğini söylemişti.

Bu konuda şanslı mı, şansız mı olduğumu düşünmek akıl edemeyeceğim bir şeydi.  Ama mutlaka onların bu konuda benimle ilgili bir fikirleri vardı.

Yere serili halının üstünde oturan bir düzeni olduğu için evlerin, sırtımızı dayadığımız yastıklar oldukça büyük ve yünlüydüler ve odanın dört tarafına dizilmişlerdi. Halen de kimi yerlerde gördüğüm şekilde, bu tip odaların içinde konuşulan mevzu eğer çok derinse ev sahibinin kendisine tanıdığı bir lüks olsa gerek o büyük, yünlü yastıklar kucağa alınır, dirsekler yastığa gömülür ve o vaziyette bir konuşma veya dinleme pozisyonu alınır.

İşte o yastıklardan birinin üstüne içi su dolu bir bardağın konulmasını istedi şeyh. Tabii ki ben de bardağın tam karşısında durarak şeyhin ne yapmamı isteyeceğini beklemeye başlamıştım.  Ne dediğini anlamadığım bir şekilde bazı sözleri mırıldandıktan sonra bardağa iyice bakmamı ve dikkatimi sadece bardağa yoğunlaştırmamı istemişti.

 Buraya kadar her şeyin normal olduğunu düşünmüş olsam da, ne gördüğümü sorduğunda verecek bir cevabımın olmadığını anlamaya başladım. Aslında gördüğüm şey bir şeyh, bir oda, bir yastık, üstünde bir bardak ve merakla bekleyen kalabalık bir ev ahalisiydi.

Yani ben o anda beklenen bir melek olsaydım, bu kadar bekleyenim olduğu halde gelmeseydim bile söz konusu bir çocuk olduğu için başka bir şey gönderirdim belki de.

Bir koçu görmüş olmam da bir şeyden sayılabilirdi pekâlâ.

Ama adımın İsmail, babamın İbrahim olmamasıyla ilgili bir sorun yaşanmış olabilirdi.

Ben artık ne kendilerini ne de kendilerinin beklediği bir meleği görmüyor gibi su bardağına anlamsızca baktıkça, şeyhin bir şeyi görmemin biraz daha zaman alacağını söylemesiyle az da olsa rahatlamıştım.  İnsan sonra bu sözü, sevdiğini beklerken sabırsız yanlarına söyleyebilirdi.

Gittikçe sabırsızlanıp merakı artan ve bende bir gerilim hissine neden olan bu kalabalığa bir şeyler söylemem gerekiyordu. İçimden, şeyhi yalancı çıkarırsam bu iri yapılı adama sanki bir haksızlık yapacağım duygusu geçiyordu. Daha önce mutlaka birilerinde denenmişti bu mucize, kendinden bu kadar emin olmasının başka nasıl bir nedeni olabilirdi ki?

 Sorun belki de ne onda ne bardağında ne de okuduğu o anlamadığım sözlerin kendisindeydi, belki de ben melekleri görebilecek zekâda ya da saflıkta değildim.

Mucizelerin işlemediği bir çocuk olmak istememiştim. Bu ailem için kötü bir ün olabilirdi belki. Hem bir şeyin özellikle çıkıp gelmesi gerekmiyordu, insan istese onu gelmiş gibi de yapabilirdi. Sonuçta bunun için bir şeyler yapmıştım. Beklemiştim! Bu yeterliydi bence.

Belki o an gelmemiş olabilirdi, bunu bana daha sonra bir mazeretle anlatabilirdi.  

Meleği gördüğümü söyledim böylece…

Bu şeyhin rutini olduğu için pek şaşırmış görünmüyordu, ama onu bizimkilere anlatmam gerekiyordu. Daha önce hiç melek görmemiş biri, daha önce hiç melek görmemiş birilerine meleği nasıl anlatması gerekiyorsa öylece anlattım.

Onun bardaktaki suda dolaştığını, kanatlarının olduğunu, dişi bir şeye benzediğini, bana bakıp durduğunu, pek bir şey anlatmadığını, öylece suda gezindiğini, çok güzel bir görüntüsünün olduğunu anlatıp durdum.

Bardağı alıp götürdüler sonra, suyunu saksıdaki bir çiçeğe dökmelerini istemişti şeyh.

Bir tek saksıdaki çiçeğin beklentisinin karşılandığı bir hikâyede insanı iyimser olmaya zorlayan bir teselli var gibi.

Şeyh bunun için bana teşekkür etmedi, benim ona etmem gerektiğini bizimkiler söyledi.

Şeyhle ilgili kafamda o günün öncesi ve sonrasını kapsayan pek bir anı kalmadı.

O da sanırım buralara gelmeyi bıraktı.

Sonraları musluktan su içmek daha iyi geldi bana.

Ve yastığı kucağına alıp dirseklerini yastığa gömüp misafirlerini daha ilgili dinlediğini göstermeye çalışan o ev sahibi konforunun nasıl bir şey olduğunu, evimizin yastığının üzerine konulmuş bir su bardağında bir melek gördüğümü düşünerek anlamış sayıldım…

O yıllarda iri yapılı bir adamı ufaltmayacak kadar ufaktım… O yıllar büyüklerin büyük yastıkları vardı. O yıllarda büyüklere sürahiden bir bardak su doldurup uzattığın zaman bardağı ikince kez doldurmanı isteyeceklerinden emin olduğun için birinci bardağı içmelerini ve ikinci bardağı içtikleri andaki yavaşlığı izlerdin…

O yıllarda bir bardak su, bir çocuğa ve saksıdaki çiçeğe ve bekleyip durmaya yetebiliyordu.

Sonra ben bugün bu orta yaşımda o çocukluk anısını düşündükçe, neden yazıyor olduğumu da bir bakıma anlamaya çalışıyorum.

Hiç gelmeyeni anlatmak bekleyenlere!

Bunu ancak onu görmüş kadar bekleyenlerin yapabildiği bir şey belki de yazmak!

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM