11 Temmuz, 2020

“İstafiller Oldu mu” adlı öykü kitabında, bizlere 14 öykü sunuyordu öykü ve roman yazarı Celal Özcan. Kitabında yer alan “Hayata Neşe Güneştir” adlı öyküsünün girişindeki dizelerde şöyle sesleniyordu:

“Denize bıraktığım çiçek değil, karanfil kokusu / Emanetim sende, yüreğim sende ey mavi su”…

 Seslendiği gene o suydu. Marmara’da dinlenen Ege’ydi, Karadeniz’di… Tarihe ve de nice yaşamsal serüvenlere hem sahne olmuş hem de tanıklık etmiş olmanın yanında nice acılar da karışsa içine, çekici, besleyici büyüsüyle vazgeçilmezimiz olan maviliklere seslenişti o.

Yazarın, yakında ikinci basımı yapılacak “İstafiller Oldu mu” isimli öykü kitabının izleri, ruhumuzda yeniyken bu kez “Toprağım Teos Can Suyum Ege” isimli yeni romanını okuma mutluluğuna eriyoruz. Bu yapıtta, göç, aşk, bir yere yerleşme, tutunma ve geleceğe yönelik idealleri gerçekleştirme savaşımında, hemen her zaman ayakta durmayı becerebilen roman kahramanının, sonunda Ege’de karar kılan yaşam serüveninin ilgi çekici gerçekliğiyle tanışıyoruz.

Yazarın, öykü ve roman dilindeki engin, yenilikçi buluşlarına, kurgudaki tartışılmaz üstünlüğüne bir kez daha tanık oluyoruz.

Celal Özcan’ın bu yeni romanı üzerinde kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirmek ve yapıt hakkında görüşlerini almak istedik.

 1) Öykü kitaplarınız dışında biliyorum ki bu ikinci romanınız. Bu yapıtta, romana ad olan Teos ve Ege gerçekliğini açar mısınız? Bu arada toprak, tutunma ve de can suyu gerçekliğini de belirleyip çözümler misiniz? Ve romanınızı okurken, duyumsadığımız Ege’nin ve Ege Denizi’nin tarihi dokusu ve gizemini, bunun sizdeki etkilerini nasıl yorumlarsınız?

Teos, benim için ve hemen herkes için çekici büyüsüyle çağlar ötesinden gelen bir avlayıcı, bağlayıcı gizem taşımaktadır. Yörenin tarihsel gerçekliğinin bir artı güzelliği olan Sığacık’a da genelde biz Teos deriz. Bu bakımdan o çevreyi yurt edinmedeki tutkuda Teos tarihselinin payı yanında Sığacık’ın etkisi de tartışılamaz. Ve bir de Dionyssos ve milat öncesine dek giden bir derinlikli anlamlar bütünlüğü… Bunu besleyen, diri tutan o coğrafyanın büyülü suyu Ege… Bir yerde Ege, salt mavi suyuyla bildiğimiz deniz atmosferini simgelemenin ötesinde derin, zengin anlamlarla değer bulan farklı bir sudur. Ona baktıkça, geçmişin zengin kültürlerinin kalıtsal değeri günümüz insanına yansıyan besleyici, coşturucu sıcaklığıyla ayrıcalıklı duygular uyandırır. İki yakanın el sıkıştığı, iki kültürün ortaklığında bileşkelenen Ege evreni, orada ve karşı kıyıda yaşayanları kıyı coğrafyasının bereketli değerleriyle kaynaştırır. Toprağa dikilmiş ya da ekilmiş tohuma can suyu olan su bereketinin işlevini, o topraklara tutunup kök salmada kararlı insanlar için yukarıda anlamlandırdığım Ege suyu ve Ege evreni gerçekleştirmektedir. Ege insanının kültüründe, sıcaklığında, canlılığında, coşkusunda ve yaratıcılığında bu büyünün payı yadsınamaz.

2) Edebiyatın yaşamın, yaşananların ve yaşayanların bire-bir kopyası olmadığı bilinmektedir. Öykü ve romanın, kuşkusuz, yaşamdan esinlenilerek yazarın hayal ve kurmaca gücü, yeteneği çerçevesinde yaratıcı yazarlık ürünü olarak, yepyeni bir dünya kurma anlamında benzersizlik içerdiği önemli bir özelliktir. Bu gerçeklikten bakarsak, sizin romanınızda edebiyatın bu çok önemli yönüne uymada gösterdiğiniz duyarlılık üzerinde neler söyleyebilirsiniz? Bunu, romanınızın kapsamında, konu, yer, kişiler ve kişiler arası ilişkiler açısından açıklar mısınız?

Siz zaten sorunuzun içinde adeta yanıtı da vermişsiniz. Öncelikle bu saptadığınız noktalara aynen katılıyorum. En eski çağlardan bu yana bilinir ki, genelde sanat, özelinde edebiyat, hayatı anlatır ama asla kopya etmez. Kopya edilmiş hayatlar kurmaca gerçekliğine ters düşer ve de yaratıcı bir değer taşımaz. Özellikle şiir, roman ve öykü kesinlikle yaratmayı gerektirir sanatlardır. Evet, benim romanımdaki kişiler ve olaylar da gerçek hayattakiler değildir. Gerçeklerden esinlenerek, onların bir ölümünü çağrışım unsurları olarak kullandım, aynen kopya etmedim. İşlediklerim benim romanda kurduğum yenidünyanın yepyeni değerleridir.

3) Yapıtın tematik gerçekliğinde dikkat çeken, asıl yansıtmak ve vurgulamak istediğinizi gördüğüm sevgi ve aşk, göç, göçmenlik, yurt edinip bir yere tutunma, toplumsal hayata uyum sorunları; “aidiyet” dediğimiz gerçeklik oldukça önemli. Ayrıca, Makedonya-Türkiye-Alanya-İtalya, Yunanistan ve gene Türkiye izleğinde sürüp giden kültürler arası yakınlık ya da çatışmalar; aile bağları; sevgi ve aşk; para, gelecek kaygıları elbette doğal insansal konulardır… Özellikle romanın anlatıcısı da olan Kemal’in, hayatın acımasız gerçekleri karşısında karşılaştığı badirelerden yıkılmadan akıllıca sıyrılabilmesinde insansal direniş, özgüven desteğinde ayakta durabilme direnci de saygı çeken hususlar. Bunlar sürerken, özeleştirel değerlendirmelerden hareketle doğruyu, tutarlılığı bulabilmede akılcı tutumla, kültürel donanımın ne dereceye değin yarar sağladığı da roman kahramanının kişiliğinde ustaca yansıtılmış. Evet, görüyoruz ki, roman kahramanı Kemal, bazı şansızlıklar dışında, hemen her aşamada ayakta kalabilmektedir. Çevresinde az çok saygın bir yer edinebilme becerisi göstermektedir. Bu becerilerinde akılcılığıyla özgüveninin ve de özellikle çok okuyan bilinçli birisi olarak kültürel donanımının katkıları da açıkça görülüyor. Bu kapsamda bir değerlendirme yapar mısınız?

Ne desem ki, sorunuz, yukarıdakiler gibi, burada da, adeta yanıtını da içinde barındırıyor. Evet, roman kahramanı, yabancı bir ülkede (Almanya’da) iş yaşamı olgusunun izleğinde bir savaş verirken, “kendi” olmaya kararlı bilince de ulaşınca, yaradılışı gereği akıllı, soğukkanlı ve de bilinçli kişiliğini okuduğu çok değerli kitaplar ve kurduğu düzeyli dostluklarla da donatarak sizin deyişinizle her badireyi kimi zaman kolayca kimi zaman da zorlu savaşımlarla atlatmasını bilen bir değerdir. Onun roman diline de hakim olan anlatıcılığından da anlayacağımız gibi, salt bir anı aktarıcı değildir. Adeta bir edebiyatçı, felsefeci, sosyolog ve de psikolog gibi yaşamı, insanları ve de kendisini isabetli bir tutarlılıkla değerlendirebilmektedir. İdealinde canlandırdığı topraklara yerleşip kök salmadaki savaşımında görüyoruz ki, sonuçta arzu ettiği amaca da ulaşmıştır. Can suyunu sevdiği kadınlarda ve özellikle de âşık olduğu Monika gibi çok özel ve çok değerli dostta keşfetmesine karşın, onlardan umduğunu bulamamışlığının kaygılarından, tadına, özüne büyük bir kültürün ve de Dionyssos gizeminin sindiği Ege evrenine sığınarak kurtulmayı becerebiliyor.

4)Roman kahramanının, sadece bir kadınla birlikte olma ihtiyaç ve zevkini aşan, karşı cinsle ilişkilerinde, iki husus dikkatimi çekti: Birincisi karşılıklı saygıyı da içeren sevgi ve aşk; ikincisi ise, hayat arkadaşı olabilme yolunda “belki”li bir arayışla bir tür denemeci yaklaşımlar kapsamında beraber olunan kadınlarla ilişkiler. Öne çıkan Monika bağlantısındaki çok özel ve de saygıdeğer aşkta bile bir kaygı gerçekliği dikkat çekmekte. Bir bölümde başlıklanan şu söz oldukça ilginç: “Ya Aşkın Ötesi?” Bu sözle de vurgulanmakta olan güven ve güvensizlik ve de kaygı duygularının roman kahramanının yaşam ve gelecek yolundaki savaşımında bize neler düşündürtmesi amaçlanmaktadır?

Roman kahramanı yakışıklı, okuyan, iyi düşünen, farklı yetenekleri olan, bunları hayata uyarlayabilen, girdiği her toplumsal ortama uyum sağlamada becerikli birisi. Hele Türk ve Müslüman unsuru olan işçi çoğunluğunun uyum sorunu taşıdığı Almanya’da Kemal, kolayca kaynaşabilmiştir o toplumla ve hatta pek çok arkadaşlıklar yapmış, belediyelerde (ki, birisi Berlin Belediyesi’dir) bir tür sosyal terapist önderliği yapacak kadar da ustalaşmış birisidir. Ancak her şeye karşın o, hangi millet mensubu olursa olsun sevebileceği, saygı duyabileceği bir bayanla evlenip yuva kurmak istemektedir. Aile kavramına saygılı olması da etkendir bu yönde. Fakat amacı vardır kendi istek ve mantığına göre, mutlaka Türkiye’ye yerleşmek ve özellikle de Teos-Sığacık’ta yaşamak arzusu ve kararındadır. Evleneceği bayanın da oraya gelmesini ister. İşte bu yaşamsal serüven içinde tanıştığı bayanlara hep bu durumu işlemeye çalışır. Özellikle de asıl aşkla bağlandığı ve çok özel bir değer olarak tanıyıp sevdiği, saydığı ve kendisini de seven Monika’yla evlenmeyi ve Teos’a yerleşmeyi düşler. Ancak Monika bunu kendine göre belirlediği nedenlerle bir türlü kabul etmez. Bu gerçekliği taa başlarda dahi duyumsayan Kemal, bir umutsuzluk duygusunun da etkisiyle aşkın her şeyi halledemediği gerçekliğine yaslanarak “Ya aşkın ötesi?” sorusuyla bir iç hesaplaşma yapar. Nitekim onun sezgi gücü isabet kaydetmiştir, sevdiği kadın da ona gerçek yâr ve can suyu olamamıştır. Ama o kararlılığıyla hayalini kurduğu yerleşme sürecini Ege’nin büyülü gizeminden de aldığı destekle gerçekleştirmiştir.

5)Edebiyatın ana malzemesi insandır ama, kurmacanın en güçlü değeri, aktarıcı silahı da dildir. Edebiyat, elbette dil ve anlatım duyarlılığına sahip önemli bir sanattır. Sizin de gerek öykülerinizde, gerekse romanlarınızda dil ve anlatıma gösterdiğiniz özen hemen dikkati çeker. Rahat bir okunabilirlik, yormayan bir anlatım. Bu romanınızda da okuru sarıveren bir dil sıcaklığı var. Bu yönde neler söylemek istersiniz?

Elbette kurmaca üretimlere yönelen her yazarın öncelikle dil konusunda çok özenli olması gerekmektedir. Bu yönde sevindirici bir iç rahatlığı içerisindeyim. İlk kitabımdan bu yana yazıp yayımlattığım hemen bütün kitaplarımla bağlantılı değerlendirmelerde dil ve anlatımdaki özenim her zaman övgüler almıştır. Ne var ki, zor bir işin de üstesinden gelme durumundaydım bu romanı yazarken. Dikkatinizden kaçması olası değildir, bu yapıtta anlatıcı roman kahramanı Kemal’dir. Romana hâkim olan dil onundur. Nasıl ulaşmıştır bu dile? Küçük yaşta Makedonca konuşulan ve Türkçeleri pek iyi olmayan bir göçmen dünyası çocuğuyken, ilk öğretmenlerinden birisinin akılcı önderliğinde kitap okuma tutkusuyla başlayan okuma hevesleri hayatı boyunca sürmüştür. Bu kapsamda Ömer Seyfettin hikâyelerinden Behçet Necatigil şiirlerine, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Necati Cumalı eserlerinden Rilke’ye değin Türk ve yabancı yazarların kitaplarını okumuş, onlardan da beslenen bilinciyle hem Almancası hem de Türkçesi gelişmiştir. Ve hatta yazı yazmaya bile heveslenmiş, günlükler tutma düzeyine ulaşmıştır. Zaten kendisi ayrıca karo ve fayans ustasıdır. Bu işi sanatkârane bir özenle yapar. O yüzden Kemal’in bütün zevkleri gibi dili de kendi kendini yetiştirmişliğinin sonucunda yetkinleşmiştir. Gerçek hayata bakarsak, kendisini tanıyan ve okuyanlarca da bilinir ki, edebiyatımızın en değerli yazarlarından Necati Cumalı da aynı serüvenleri yaşamış, Tük edebiyatının ve Türkçenin büyük ustalarından biri olarak edebiyat tarihimizde unutulmaz bir yer edinmiştir..

6)Gerçek hayat ve gerçek kişilerle edebiyat ürünleri arasında nasıl bir benzerlik ya da farklılık vardır sizce? Neden? Bu romanda söz konusu durum nasıl yansımaktadır?

Edebiyat hayatın kendisidir; yani gerçekliği işler; inandırıcı olmak ve de içtenlikli olmak durumundadır ama edebiyat asla hayatın kopyası değildir. Romanlar ve öyküler, yazarın hayal gücü, deneyimleri, kurmaca ve yaratma becerisinin ürünü olan yaratılmış yepyeni bir dünyayı sunar bize.

Bu roman, kendisini Teos-Sığacık’ta tanıdığım arkadaşım Kemal Aksu’dan ve onun yaşadığı bazı gerçeklerden esinlenilerek yazıldı. Ama romandaki ne olaylar ne de kişiler ve ne de adı Kemal olan kahraman, hayattaki kişiler ve olaylar değildir. Yapıttaki yer (mekân) konusu bile gerçek mekân ve yerlerle yüzde yüz çakışmayan farklılıklar gösterir. Ayrıca örneğin Kemal bağlamında ‘baba’yı ele alalım. Romandakiler, kahraman Kemal’in gerçek anne ve babası ile asla benzeşmez. Belki anne biraz. Ama ben, romanda, Almanya’da yaşama ve para kazanma amaçlı kan ter döken nice yabancı işçinin, bu arada Türkiyeli olup da muhafazakâr hatta törelerinin tutkusuyla yaşayan ebeveynlerin çocukları üzerindeki baskıcı tutumlarının çatışmalara ve de kopmalara neden oluşuna örneklik olsun diye farklı bir sert baba tipi yarattım. Öyle olmasaydı roman kahramanı Kemal kendi başına buyruk farklı serüvenlere katılmaz ve roman da heyecansız, kuru, tekdüze bir siliklik içinde değersizleşiverirdi. Diyalektik gerçeklik yaşamsal gerçeklikleri çelişkiler ve çatışmalarla daha bir öne çıkarır. Olay budur. Ancak burada baba motifi büsbütün hoyrat değildir. Oğlunun doğumundaki olayları anlatırkenki gerçek baba sevecenliği ve gene oğluna bir iyi gelecek sağlama amacıyla Kemal’i Almanya’ya beraberinde getirmesi o babanın ne derecede bilinçli olduğunun da göstergesidir. Kaygı ve korkusunda da kendince haklı yanları vardır onun, diğer anne ve babalar gibi. Evladını kaybetmek istemeyen koruyucu ebeveyn duyarlılığı… Bütün bu gerçeklikler yapıtın akışı içerisinde dikkatli okur bilinciyle hemen görülebilir, anlaşılabilir.

7)Geçtiğimiz Kasım ve Aralık aylarında “Galata Kulesi Gülümsüyor” ismini verdiğiniz ve “Galerie ST. Georg”’da sergilenen suluboya resimleriniz ile buluşma olanağımız oldu. Öyküleriniz ve romanlarınızda tanık olduğumuz dildeki yenilikçi buluşlarınız, okuru, zengin bir fon ile buluşturuyor. Ressam kimliğiniz ile yazarlık kimliğiniz arasındaki paralelliği anlatır mısınız?

Bir kez şunu belirteyim, her ne kadar yurt içi ve yurt dışında toplam 21 sergi açmış da olsam, ressamım dersem abes kaçar, asla ressam sayamam kendimi. Resim benim çocukluğumdan bu yana kopamadığım kurtarıcı hobilerimden birisidir. Bütün sanatların birbirleriyle bağlantısı vardır. Karşılıklı birbirini besleyen ve de tamamlayan. Bir öykü ve romanda betimlemeler, kişi portreleri sözcüklerle resim yapmaktır. Ve orada kullanılan dil, gözlem yoluyla algılama ve yansıtma işlevini de sağlama durumundadır. Bu bakımdan resimle içli dışlılığım yazınsal üretimlerimde bana çok destek veren bir zenginlik olmaktadır. Yani bu desteğin dilsel ve anlatısal becerilerde de büyük katkılar sağladığını belirtmek isterim.

8)Önümüzdeki süreçte, yeni çalışmalarınız var mı, varsa nelerdir?

 Bir gençlik romanı üzerinde çalışıyorum. Eski kitaplarımın yeni basımı gündemde. Geçen yıl yayımlanan “İstafiller Oldu mu?” adlı öykü kitabımın ikinci basımı gündemdedir. Ayrıca yeni bir öykü kitabına da çalışıyorum. Bazı öyküleri tamamlanan bu kitabımın tematik gerçekliğiyle adını belirledim ama, izninizle şimdi söylemeyeyim.

9)Teşekkür ederim.

Ufuk Özgül

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM