8 Nisan, 2020

Ben sabırsız adamımdır. Soruyu soran da benim, soruyu abes bulan da benim! İlle de birini seçmek zorunda değiliz ki! Ben ikisi de gereklidir diyorum.

Seçeneklerin her biri ayrı değere sahiptir. Hangi alan olursa olsun emek verilirse insanın kat edeceği mesafe vardır. Üstelik emek verdikçe sever, sevdikçe daha çok emek verirsin. Böylece alacağın verim, daha da artar. İyi güzel de insan, bir de yetenekli olduğu alanda emek verirse kim bilir ne güzellikler yaratır? Bir de bunu düşünmeli! İşte insanı hayrete düşüren sanatsal harikalar; yetenek ve emeğe, birikim de eklenince oluşuyor!

Ben lafı dolandırmayı, genellemeleri bırakıp söylemek istediklerime geçeyim. Şair, bir yontucudur. Düzenin insana yüklediği fazlalıkları, biçimsizlikleri bir heykeltıraş gibi yontan bir insandır! Şair; insan ruhundaki bencilliği, korkaklığı, sevgisizliği, kıskançlığı, riyakârlığı törpüleyen bir yaratıcıdır! Şair; elindeki keski ve çekiçle, pardon kalemiyle yüreğine biçim veren bir yaratıcıdır! Evet, büyük şairler öncelikle yüreğine biçim vermiş şairlerdir! Onun içindir ki büyük şairler, bütün şairleri taşıyabilecek kanatları olan şairlerdir! Ondandır halklar, şairleri kutsar; egemenler, öldürür!

Şairlerdir insan mayasında olan sevgiyi, merhameti ve vicdanı açığa çıkaranlar ve büyütenler! “Milyonuncu kez ruhumuzun örsünde soyumuzun yaratılmamış vicdanını dövmeye gidiyoruz!” Ben her ne kadar da insan doğasında damar damar cevher bulunuyor desem de bunları işleyenler şairlerdir diyorum.

Şiir, yüreğin çığlığıdır. Ve her çığlık gibi ani ve kesindir. Birikim, herhangi bir nedenle açığa çıkar. Esinlenme olayıdır bu, yüreğin duyguyu püskürtme sürecidir. Sonra da arıtma işlemi başlar. Duyarlık, elmasa dönüşür. Paul Valery: “ İlk dize Tanrı vergisidir, gerisi de emek! “ sözünü boş yere kullanmamıştır.  Zaten Picasso da, önce ne çizdiğimi bilemem. Çizdikçe görüntü belirginleşir ve farkına varırım ki, ha ben bir kadın deseni çiziyorum, benzeri şeyler söyler. Üstelik bu sözünü ettiğimiz ilham (esin ) olayı ne doğaüstüdür ne de doğadışı. İnsanın içsel bir yetisidir ve doğaldır. Birikim ve ilgiyle ilintilidir. Önce yetenek, sonra ilgi ve emek…

“Büyük İrlandalı romancı James Joyce, yazma deneyimini bir dağa tırmanmaya benzetmişti: Tırmanışın ortasındayken sadece hemen önünüzde olanı ve hemen yukarınızda olanı görebilirsiniz. Önünüzdeki ikinci ya da üçüncü adımı ya da oraya nasıl gideceğinizi göremezsiniz. Yalnızca zirveye ulaştığınızda aşağı bakabilir ve biraz önce bir parçası olduğunuz manzaranın bütününü görebilirsiniz.”

Esere ilk başladığınız yerle bitirdiğiniz yer arasında yükselti farkı vardır. Ve doruklara tırmanmak; güçlü bir esini, ona yaraşır büyüklükte bir emekle tamamlayabilmekten geçer. James joyce’ın görmekten söz ettiği manzaranın bütünü, zorlu bir emek sonrası tamamlanmış eserin kendisidir.

Ben bildiğim alandan konuşmuş olayım. Diyelim ki herhangi bir şey, şairi taşırıyor ve dizeler yazılıyor! Evet, şiirin omurgası ortaya çıkmış gibidir! Ama şiir, emekle son biçimini alır. Fazlalıkların atılmasıyla şiir görünür hale gelir. Emek verilmeden açığa çıkan bir güzellik yoktur. Yetenek bile altı doldurulmazsa bir handikaba dönüşür!

Çağlar yaşadığım hayatım, şiirlere akmıştır. Şiirle ilgili yaşamadığım bir gizem yoktur. Vahiy gibi gelenler de vardır ve ilk dizelerden sonra emekle elmaslaşanlar da vardır.  Sözgelimi hem öğretmenliğimin hem de herhangi bir işte çalışma hakkımın gasp edildiği 12 Eylül’ün o kahredici günlerinde yazdığım bir şiirin serüveninden söz edeyim. Emniyetle evden çıktığım ve emniyetle eve döndüğüm günlerden bir gün, ağzıma sigarayı aldığımda, biri çakmak tuttu. Sigaramı tutuşturana baktığımda, peşimdeki gölgelerin gülüşüyle irkilmiştim. Sigarayla birlikte yüreğim de yanmıştı. Kırmış boynumu, yürümüştüm; ama vahiy biçiminde ŞARKILAR ÜLKESİ adlı şiir de kafamda tamamlanmıştı.

ŞARKILAR ÜLKESİ

sigaranızı hiç gölgelerinizin yaktığı oluyor mu

herkesin anladığı bir dil vardır, ah ulan…

yüreğim yanmazsa bu surlar tılsımını yitirir

bir avize ışıksız ne hale gelirse öyle…

gözlerimin göründüğü yere artık itfaiyeler geliyor

kanatlar yelpazesi düşlerim de dünyayı ferahlatır…

hüzünler bir bir kendini bende sınadı

çalarken gonkların yüreğim, rengimizi almadılar mı

rüzgâr mı esiyor yalnız, yaprakları mı sürüklüyor

üstüm başım kahır tuttu, kara amed of…

ya ben savrulan bir şey olayım, artık olayım

ya bu lanet olsun, yeter ki olsun…

içli şarkılar ülkesi, kuşlar cenneti

ay ışığının sevgilisi, güneşin kenti…

Aydın ALP-Ateşin Kehâneti (Memleket Yayınevi-1989 Ankara)

Ruhlar Mahşeri (Toplu şiirler) (J&J Yayınevi-2015 Diyarbakır)

Sanat; önce yatkın olma, eğilimli olma özelliğiyle başlar. Eskilerin istidat dedikleri ve tartışılır olan yetenekten söz ediyorum. Ama “anadan doğma yetenekli olma” bile tek başına yetmez. Hatta yetenek, tek başına bir tuzak da olabilir. Yeteneğin de beslenmesi gerekir. Yeteneği; kollayıp korumak, geliştirmek gerekir. Emek verilmezse yetenek de heba olur. Birkaç kıvılcımın ötesine geçmez. Varacağı yere varmadan kesilir.

Peki, yetenek doğuştan mıdır; yoksa koşullarla mı ilintilidir? Bana göre her ikisi de söz konusudur. Yani yeteneğin hem kalıtımla ilgili yanı vardır hem de şartlarla. İnsanın doğuştan getirdiği özellikleri de vardır. Koşulların da insana çok şey kattığı ve insandan çok şey götürdüğü bilinmektedir.

Şair her zaman ve her yerde çağıyla da, toplumuyla da çatışır:

Bu çağın adamı değilim ben

İz sürücüsüyüm yıldızların

Çifte yürekli cengaverlerin ardılı

Ah, kalbim şimdilerde yana yakıla

Bu lanet, göz alıcı, dikey dünyaya

İçli, yatay şarkılar söylüyor kalbim

Bu sanal dünyaya, bu taşlaşmış dünyaya

Güneşli ve sahici şarkılar söylüyor
Yükü ağır ve paha biçilmez şarkılar

Yanık tenli, o kavruk dinleyiciler

Ve o yakıcı güzelliklerimiz nerde?

Aydın ALP -Tufanlardan Artakalan

(J&J YAYINEVİ MAYIS 2015 DİYARBAKIR)

Disiplinlere göre farklılıkları da hesaba katmak gerekir. Bazı alanlarda, yatkınlık olmazsa olmaz gibi durumlar daha kesin gibidir. Sözgelimi müzikte, ses sanatçılığında, hani sesin güzelliği doğuştandır. Sonra eğitimin de payı vardır; ama ses olayı yoksa bu iş pek de olmaz. Belki her alan da böyledir. Bazı alanlarda emek, belki bazı açıkları kapatır gibidir. Sonuçta insanın yetenekli olduğu alanla buluşması ve mesafe alabileceği zeminin olması, harikaların ortaya çıkmasını sağlar.

Dünyada kayak yarışmalarında birincilik kazanan kar yüzü görmemiş bazı ülkeler bile vardır. Diyeceğim altyapı ve emek, birikimi oluşturur. Emek, asla göz ardı edilemez. Aklımda kaldığı kadarıyla Ernest HEMİNGWAY, SİLAHLARA VEDA romanının girişini en az elli kez yeniden yazdığını söylemiştir. Sanatta göz kamaştıran öyle güzellikler var ki salt çalışmayla da elde edilemez havasındalar. Yetenek, ustalık; yok sayılamaz. Sorun, yetenekli insanların önünü açacak atmosferi oluşturmak… Ben şimdi ülkemizde, geçmişte de olmamış, yakın zamanda da hiç olmayacak duaya âmin diyorum! Kimseler gölge etmesin diyeceğim; ama bu zifiri karanlıklarda gölge dediğin de ne? Ne bilim ne sanat ne felsefe… Sadece ve sadece egemenlik, kâr hırsı, bağnazlık, ırkçılık ve zorbalık… Şimdilik bu bir şair selamı olsun. Bilimin, sanatın, felsefenin olduğu, özgür bir yaşam dileğiyle sevgiler, saygılar…

Aydın Alp Mart 2019 Diyarbakır

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM