5 Nisan, 2020

Şairin şiirinden aldığı güç, doğallığından, geçici siyasi hareketlerin, kuru ideolojilerin gölgesine, kendini sınırlarına hapsetmemesinden gelir. Haklının, mağdur edilmişin yanında çarpıtmadan, büyütmeden olayın/durumun içinde bizatihi yaşatarak, taze duyarlıklar yaratarak ve insanlığa yeni yaşam önerileri sunarak…

             Toplumları ayakta tutan sözel ya da yazıya geçmiş kültürleridir. Kültürün en önemli ayağı da şiirdir. Her ne kadar bugün şiir hayattan, hayat şiirden bir hayli kopuk olsa da..

Şairler /yazarlar/sanatçılar duyarlığın dibe vurduğu bu günlerde sessizlikle, kayıtsızlıkla mı yaşayacaklar ya da her yerde, herkes kendi ölülerine mi eğilecek, onların hikâyelerini mi anlatacak.

Geride bıraktığımız XX. Yüzyıl “vahşet yüzyılı” diye anılmaktadır. Savaşın bıraktığı acılar insanlıkta derin yaralar bıraktı. 1. Ve 2. Dünya savaşında milyonlarca insan öldü, sakatlandı ruhen ve fiziken.

Arada Ermeni ve Yahudi soykırımı yaşandı.

Ülkemizde Ermeni soykırımıyla başlayan tek tipleşme süreci, mübadeleyle devam etti. Teklik anlayışı dünden bugüne katliamlarla, baskılarla yer değiştirmelerle ve asimilasyonla devam ediyor. Yüzyılın sürüp gelen acılarıyla yüzleşmedik henüz.  Yüzleşmenin olmadığı yerde de baskı vardır; baskının olduğu yerde de direnç; direnç de edebiyata/şiire konu olur çoğunlukla.

Adorno: “Autchtiz’den sonra şiir yazılamaz” demişti, peki son zamanlarda özellikle de yaşadığımız coğrafyada olup bitenlerden sonra ne yazacağız, yazdığımız şey hangi derde deva olacak.

Şunu iyi bilmekteyiz. Şiir bir işe yarasın diye yazılmaz. Edinilmiş bir bakışınız, duyarlığınız varsa şiire sızar. O duyarlık sizi çağının tanığı yapar bu da az bir şey değil.

Yine çok biliyoruz ki gerçeğin bir tarafı bilimle aydınlanırken, diğer tarafı da sanatla/şiirle aydınlanır.

Cennet gibi bir ülkede kötülüğün kol gezdiği, hükümranlık sürdüğü bir ülkede zor zamanlarda yaşıyoruz.

Robboski Katliamı, Kadın Cinayetleri, İş Kazaları, Gezi Olayları, Suruç, Ankara Tren Garı katliamları..

Sur, Nusaybin, Cizre ve bodrumlarda diri diri yakılan insanlar..

Cesedi günlerce sokakta kalan Taybet Ana, salt gülüşü için panzer arkasında sürüklenen Hacı Birlik..bunları görmeden yazdığımız şiir ne işe yarayacak, neye ilaç olacak, neyi çözecek…

         Tunuslu yazar Ben Jellom’un dediği: “ Dünya acılarla çığırından çıkmışken insanlığın meylettiği trajedilerin enginliği içinde adeta bir su damlası olan yazarın/şairin şahsi mutsuzluğu yersiz olmaz mı?”

Şairin ayakları doğduğu topraklara sağlam basarken sözlerini yerküreye söylemelidir.

İyi şiir, doğduğu toprağın iklimini başka iklimlere dönüştürebilme gücüne, yeteneğine sahip olandır.

Şiir, doğduğu yerlerin sesi, kokusudur. Kendi güneşini, kendi rüzgarını, kendi yağmurunu her yere taşır. Hem de gittiği yerin güneşi, rüzgarı, yağmuru olur.

Şair şiiriyle savaşların, çatışmaların, eşitsizliğin kol gezdiği dünyada, edilgenleşmiş içe kapanan insana yaşamı yorumlamasıyla özgürleşme mücadelesine güç vererek görevini yerine getirmiş olacaktır.

Açlıktan ölenlerin, katliamlara maruz kalanların, doğa tahribatının, insanın büyük yalnızlığının sesi olmayacaksa şiir ne işe yarar?

Şiirin Thomas Bernard’ın dediği üzere bir toplumu değiştirdiği /dönüştürdüğü asla görülmemiştir. Ama şairin yaşadığı dönemde insanlığa karşı işlenen suçlar edebiyata, şiire dahil edilmelidir, bunu delirmemek için değil, öyle olması gerektiği için yapar.

Çünkü şiir, bir bebeğin çığlığıdır her zaman savaşanların naralarından daha güçlüdür.

Şiir savaşların, kıyımların; açlığın felaketin tanığıdır. Bazen Pir Sultan Abdal ve onun takipçisi Nazım Hikmet örneğinde sanığı da olur.

Şair yazar çağını tanığı derken, edebiyatın gücü şairin sorumluluğu topluma/insanlığa karşı görevi, duruşu konusunda iki isim ve iki şair üzerinde durmak isterim.

Neruda ve Yahya Kemal.

Neruda 1936’da İspanya iç savaşının patlak verdiği zamanda Şili konsolosu olarak Madrid’e gider. Mussoloni ve onu destekleyen Hitler’in güdümündeki faşist guruplar Madrid sokaklarında cumhuriyetçi ve kızıl avına çıkıyordu zaman zaman.

Neruda ve arkadaşları, “antifaşist entelektüel birliğini” kurarak bir yandan devrimcilere moral olurken, bir yandan da Cumhuriyetin savunulmasını akıl ve yaratıcılıkla nasıl yapmaları gerektiğini tartışıyorlardı.

Tesadüf odur ki o sırada benzer dış görevle modern Türk şiirinin kurucularından, divan şiirinin son temsilcisi de Madrid’dedir.

Neruda ölümüne direniş şiirleri yazıp cepheden cepheye mücadeleye ilham kaynağı olurken..

Y.Kemal ne mi yapıyordu?

Devlet parasıyla şatafat içinde milletin Anadolu’da açlıktan kırıldığı yıllarda kaldığı Pera Palas’tan yaptığından farklı bir şey değil.

Şarap, kadın ve kızıl akşamların ona verdiği ilhamı şiirlerine aktarırken; kan gövdeyi götürüyordu Madrid’de…

O arada Lorca’da kurşuna diziliyordu şiirlerinin etkisi fazla yayılmasın, devrimci cephe güçlenmesin diye.

Atilla İlhan birkaç yıl sonra, 1943 yılında Balıkesir Postası gazetesinde toplumcu sanat üzerine isim vermeden Y.Kemal’i yerden yere vurur.

“Memleket Cihan Harbinin ortasında yangın yeri yerine dönmüşken, millet kara ekmeği bulamazken, onlarca genç tifüsten ölüyorken, toplumun nabzının nerede attığını ve neler yaşadığını görmeden, teşrin yapraklarından, kadın bacaklarından ve güllerden bahseden şair, avcının önünde kafasını kuma gömen deve kuşu misali uyumak isteyenlere ninni söylemektedir. Bu memleket uyumak isteyenler yüzünden çok zorluklar çekti” der.

Şair dünyada olup bitenlerin trajedilerin bir nevi bekçisidir, ama hiçbir zaman felaket tellalı değil, edindiği bakış açısı ve duyarlıkla vakti geldiğinde onun yaşadığı zamana ve geleceğe kayıt düşürendir. Bun türünün estetiği içinde yapabildiği oranda kalıcı olur.

Şiirin gücü her şey olup bittikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi yaşamı diretenlere, hafıza silicilere karşı bir direniş hattıdır.

Hafıza, insanın özellikle şairin dünya karşısındaki tavrıdır.

Edebiyatın herhangi bir türünde eser vermek ve özellikle de şiir yazmak yazgılarına boyun eğenlerin, yaşadıkları yaşamdan hoşnut olanların işi değildir. Aynı şey nitelikli edebiyat okurları için de geçerlidir.

Şair elindeki yüreğindeki güçle hiçbir zaman tarafsız olamaz.

İyi edebiyat, gerçek edebiyat her zaman aykırı, boyun eğmez ve asidir.

Var olana meydan okumadır.

O, sözün anlatının gücüyle her zaman; birey hak ve özgürlüklerin, sesi kısılmış olanların, zulüm görenlerin, bireysel/toplumsal her türlü haksızlığa uğrayanların tarafında yer alır hem sözüyle hem de bedeniyle.

Ahmet Çakmak

0 Yorum

Yorum Yaz

DUVAR

DUVAR

Ziyaretçi Defteri

  • Hiç İşte / 25 Mart 2019:
    Merhabalar, Hiç İşte olarak mesajlarınızı bekliyoruz. »

bizi takip et

INSTAGRAM